Tüm Yazılar

Arzda Karar Arayan Müstevda’ İnsan

Neden bir evimiz, memleketimiz, ait olduğumuz bir topluluk ve mümkünse hiç sarsılmayacak bir düzenimiz olsun isteriz? Neden sürekli bir yer edinme, kök salma, hayatı sabitleme çabasındayız? Ve daha da önemlisi, neden bütün bu yerleşme çabalarımıza rağmen içimizdeki tam yerleşememişlik ve ait olamamışlık hissinden bir türlü kurtulamayız? Bu sorulara Kur’an’da geçen müstekar ve müstevda’ kavramlarının perspektifinden bakabiliriz. Âdem kıssasında insanın arza inişi şu şekilde anlatılıyor: وَلَكُمْ فِي الْاَرْضِ مُسْتَقَرٌّ وَمَتَاعٌ اِلٰى ح۪ينٍ “Sizin için yeryüzünde bir süreliğine bir müstekar ve bir faydalanma vardır.” 2:36, 7:24 Buradaki müstekar “yerleşme yeri”, “karar kılınacak mahal”, “durulacak yer” şeklinde anlaşılabilir. اِلٰى ح۪ينٍ ifadesi bu yerleşmenin mutlak olmadığını bildiriyor. Arzda bir yerleşme var, fakat bu yerleşme belli bir süre ile kısıtlı. Mesele de zaten tam da bu noktada. Bize bir süreliğine duracağımız bir yer olarak verilen dünyayı tek (nihai) yurt olarak görme...

Yayınlandı
July 13, 2026
Güncellendi
July 24, 2026

Neyden ümit kesmek gerekir?

İman ile ümit birbirine çok yakın kavramlar. Allah’ın rahmetinden hiçbir şart altında ümit kesilmeyeceğini biliyoruz. Arapça’da ümitsizlik İblis’i çağrıştırıyor, zira İblis Allah’ın rahmetinden hiçbir ümidi olmayanı temsil ediyor. Bununla beraber, Kur’an bir konuda ümit kesmenin gerekliliğinden bahsediyor: اَفَلَمْ يَا۬يْـَٔسِ الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَنْ لَوْ يَشَٓاءُ اللّٰهُ لَهَدَى النَّاسَ جَم۪يعًا “İman edenler hâlâ ümitlerini kesmedi mi ki, Allah dileseydi bütün insanlara hidayet ederdi.” 13:31 Allah bütün insanlara hidayet etmeyecek, çünkü O’nun hidayet etmesi bizim hidayeti istememize bağlı. Tercih kabiliyetimiz olmasaydı, burası bir okul / imtihan meydanı olmazdı. Biz istiyoruz ki, herkes ve özellikle de çocuklarımız ve yakınlarımız bizim gibi hidayet istesin, hatta en çok onu istesin. İstemek güzel ve fakat isteteni ve hikmetini göz ardı etmemek kaydıyla. Mesela 26:3 rasulullahı (asm) “inanmıyorlar diye kendini helak mı edeceksin” diye ikaz ediyor. Hayır, pek çok sebepten ötürü,...

Yayınlandı
April 29, 2026
Güncellendi
May 24, 2026

İnsanin İki Mühim Meselesi

Adem’in yaratılışı ile ilgili kıssada, Şeytan ona ve eşine şu şekilde vesvese veriyor: فَوَسْوَسَ لَهُمَا الشَّيْطَانُ لِيُبْدِيَ لَهُمَا مَا وُ۫رِيَ عَنْهُمَا مِنْ سَوْاٰتِهِمَا وَقَالَ مَا نَهٰيكُمَا رَبُّكُمَا عَنْ هٰذِهِ الشَّجَرَةِ اِلَّٓا اَنْ تَكُونَا مَلَكَيْنِ اَوْ تَكُونَا مِنَ الْخَالِد۪ينَ “Derken Şeytan bunlara kendilerinden örtülmüş olan çirkin yerlerini açmak için ikisine de vesvese verdi, ve onlara dedi: ‘Rabbiniz başka bir şey için değil, sırf iki melek veya ebedi olursunuz diye size bu ağacı yasakladı.’” 7:20 Adem ve eşinin Şeytanın oyununa geldiklerini hesaba katarsak, hem melek olmadıklarının hem de ebedi olmadıklarının farkında oldukları ve bu iki konuyu önemsedikleri sonucunu çıkarabiliriz. Neden melek (gibi) değilim ve neden ebedi değilim soruları Adem’i ve eşini meşgul etmiş olmalı. Yoksa neden Şeytan onlara bu iki konu ile yaklaşsın ve onları tongaya düşürebilsin? Bu kıssa ile bize iki mühim meselemiz olduğu haber veriliyor: şerri ve fenayı tecrübe etmemiz. (...

Yayınlandı
March 4, 2026
Güncellendi
April 4, 2026

Halat ve İğne

Aşağıdaki ayette iğneden neyin geçemediği hususunda tefsir tarihinde ilginç bir detay tartışılmış. اِنَّ الَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا وَاسْتَكْبَرُوا عَنْهَا لَا تُفَتَّحُ لَهُمْ اَبْوَابُ السَّمَٓاءِ وَلَا يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ حَتّٰى يَلِجَ الْجَمَلُ ف۪ي سَمِّ الْخِيَاطِ “Şüphesiz ki, ayetlerimizi yalanlayanlar ve onlara büyüklük taslayanlar var ya, onlara göklerin kapıları açılmaz ve onlar deve / halat iğne deliğinden geçinceye kadar cennete giremezler.” 7:40 Klasik müfessirlerin neredeyse tamamı c-m-l (جمل) kökünden gelen kelimeyi “deve” olarak anlamış ve tefsir etmiş. Ancak İbn Abbas ve Hz. Ali'ye atfedilen nadir bir okuyuş biçimine dikkat çeken Muhammed Esed gibi bazı modern müfessirler, kelimeden maksadın “kalın bir halat” (cummel) olabileceğini belirtmişler. Muhammed Esed’in açıklaması için şu linke bakılabilir. Söyledikleri içinde şu kısım dikkat çekici: “Zemahşerî’nin belirttiği (ve Râzî dahil diğer klasik müfessirlerin de teyid ettiği) gibi, İbni ‘Abbâs, sözcüğü, “kal...

Yayınlandı
February 23, 2026
Güncellendi
February 23, 2026

Dini Parçalamak

الَّذ۪ينَ فَرَّقُوا د۪ينَهُمْ وَكَانُوا شِيَعاً “Dinlerini parçalayanlar ve fırkalara ayrılanlar (var ya)...” 6:159, 30:32 Varlık anlayışı ve insanın tanımı farklılık göstermeye başlayınca, bir noktadan sonra yolların ayrılması da kaçınılmaz oluyor. Fakat burada bahsedilen mesele meşreb ve meslek farklılıklarıdan farklı bir durum. Çeşitli meslek sahipleri bir kurum altında toplanabilir—Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği gibi. Benzer şekilde, farklı öğretmenlerden eğitim alınması, aynı okul çatısı altında öğrenci kimliği ile birlik olmaya engel değil. Peki parçalanma ve fırkalara ayrılma ne zaman oluyor? Aynı okulun öğrencisi veya aynı kurumun üyesi olduğumuzu reddettiğimiz, “tek güzel meslek / meşreb benimki” dediğimiz ve kuvveti bizim gibi düşünenlerle beraber olmakta gördüğümüz zaman. Yukarıdaki ayetin son kelimesi hakkındaki şu açıklama ibret verici: شِيعَة : İnsanın kendileriyle güçlendikleri ve onlardan yayıldıkları kişilerdir. Elbette insan kendisi gibi düşünenlere meyleder v...

Yayınlandı
February 20, 2026
Güncellendi
February 20, 2026

Meleklerin, Rabbin ve Ayetlerin Gelmesi

Aşağıdaki ayet iman etmek için beklemememiz gerektiğini ve son ana kadar beklemenin helak olma riskini içerdiğini haber veriyor: هَلْ يَنْظُرُونَ اِلَّٓا اَنْ تَأْتِيَهُمُ الْمَلٰٓئِكَةُ اَوْ يَأْتِيَ رَبُّكَ اَوْ يَأْتِيَ بَعْضُ اٰيَاتِ رَبِّكَۜ يَوْمَ يَأْت۪ي بَعْضُ اٰيَاتِ رَبِّكَ لَا يَنْفَعُ نَفْسًا ا۪يمَانُهَا لَمْ تَكُنْ اٰمَنَتْ مِنْ قَبْلُ اَوْ كَسَبَتْ ف۪ٓي ا۪يمَانِهَا خَيْرًاۜ قُلِ انْتَظِرُٓوا اِنَّا مُنْتَظِرُونَ “(İman etmek için) meleklerin gelmesini, yahut Rabbinin gelmesini, ya da Rabbinin bazı ayetlerinin gelmesini mi bekliyorlar? Ama Rabbinin (azab) işaretlerinin geldiği gün, daha önce iman etmemiş, yahut imanında bir hayır kazanmamış kimseye, artık inanması bir fayda sağlamaz. De ki: ‘Bekleyin; şüphesiz biz de beklemekteyiz.’” 6:158 Tüm mealler ayeti aşağı yukarı bu şekilde çevirmiş. Fakat şu soru da sorulabilir: Meleklerin veya Rabbimizin veya bir ayetin bize gelmesini iyi bir şey değil mi? Halbuki ayet bariz şekilde ve şiddetli bir tarzda bizi uyarıyor. O halde, b...

Yayınlandı
February 16, 2026
Güncellendi
February 18, 2026

Acz ve Fakr

Acz ve fakr, hem Kur’an’ın hem de Risale-i Nur’un en temel kavramları arasında. Nursi bu iki kavramı beraber kullandığı her yerde “fakr ve acz” yerine “acz ve fakr” demeyi tercih ediyor. Aczin fakrdan önce gelmesi önemli. O halde, bu sıraya riayet ederek bu iki kavramı biraz daha derinlemesine anlamaya çalışalım. Acz Günlük kullanımdaki acz, bir şeyi yapamamak ile alakalı. “Türkçe konuşabiliyorum, ama İngilizce bilmiyorum” dediğimizde, lisan kabiliyetimizin bir sınırı olduğunu ve onun ötesinde aciz kaldığımızı ifade ediyoruz. Buna ilaveten, yapamadığımızı başkasına yaptırmakta da bir acziyet var—Türkçe bir metni bir başkasına veya yapay zekaya tercüme ettirmek gibi. Risale-i Nur’dan bir örnek vermek gerekirse: “Şu temsilde bir noktayı nazara almak lâzım ki, padişah eğer âciz olmazsa, surî olduğu gibi mânevî cihetinde de iktidarı olsa, o vakit ferik, müşir, mülâzım gibi eşhası tevkil etmez, bizzat her yerde bulunur.” Otuz Birinci Söz Bir padişah her an her yerde bizzat iş göremeyeceği...

Yayınlandı
February 9, 2026
Güncellendi
March 29, 2026

Neden biricik olmayı istiyoruz?

Neden kendimizi kendimize özgü bir tarzda ifade etmek ve daha önce başkalarının yapmadığı yeni şeyleri ortaya koymak istiyoruz? Otantik benliğimizi keşfetmemiz neden bu kadar önemli? Bunu yapamadığımızda neden mutsuz oluyoruz? Bu sorulara farklı cevaplar verilebilir. Bunlardan biri “ehadiyet sikkesi” denen mefhum hakkında. Kısaca, eşya üzerinden gözlemlenen ehadiyet tecellileri, el-Ehad isminin mührü mahiyetinde. Herhangi bir şeyin (çiçek, hücre, insan, vs.) kendi türüne ait diğer tüm fertlerden ayırt edilebilmesi, hiçbir ferdin diğer bir fert ile tıpatıp aynı olmaması; aynı zamanda, her bir şeyin kendi nevinin (türünün) bir ferdi olması ve nevde gözlemlenen düzeni bozmadan diğer fertler ve çevresel şartlar ile nihayetsiz bir uyum içinde olması; bunların hepsi bize her bir şeyin ancak bütünü var eden tarafından yapılabileceğini gösteriyor. Bunun kısa şekilde ifadesi, tüm kainatı yapamayan, an itibariyle gözlemlediğim elmayı yapamaz. Çünkü karşımdaki o tek elma hem diğer tüm elmalardan...

Yayınlandı
January 5, 2026
Güncellendi
February 16, 2026

Muhsin kime denir?

Hem Yusuf’a (asm) hem de Musa’ya (asm) ilim ve hikmet muhsin olmaları sebebiyle verilmiş: وَلَمَّا بَلَغَ اَشُدَّهُٓ اٰتَيْنَاهُ حُكْمًا وَعِلْمًاۜ وَكَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِن۪ينَ “(Yusuf) Erginlik çağına erişince, kendisine hüküm ve ilim verdik. İşte Biz muhsinleri böyle ödüllendiririz.” 12:22 وَلَمَّا بَلَغَ اَشُدَّهُ وَاسْتَوٰٓى اٰتَيْنَاهُ حُكْمًا وَعِلْمًاۜ وَكَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِن۪ينَ “(Musa) Erginlik çağına erişip olgunlaşınca, kendisine hüküm ve ilim verdik. İşte Biz muhsinleri böyle ödüllendiririz.” 28:14 Elbette biz de muhsinlerden olmak isteriz. Bunun için öncelikle muhsin ile neyin kastedildiğini anlamak lazım. Bu konuda en kritik öneme haiz açıklama bence şu: “Herşeyde, hattâ en çirkin görünen şeylerde, hakikî bir hüsün ciheti vardır. Evet, kâinattaki herşey, her hadise, ya bizzat güzeldir, ona hüsn-ü bizzat denilir; veya neticeleri cihetiyle güzeldir ki, ona hüsn-ü bilgayr denilir. Bir kısım hadiseler var ki, zahiri çirkin, müşevveştir. Fakat o zahirî perde altında...

Yayınlandı
January 1, 2026
Güncellendi
February 16, 2026

Keşfin Keşfi

Arapça’da keşefe (كَشَفَ) fiili “perdeyi kaldırmak” demek. Türkçe’den bildiğimiz keşif de aynı kökten geliyor. Varlıkta saklı bir sırrı keşfettiğimizde, onun üstündeki cehalet perdemizi kaldırmış oluyoruz. Bu kelimenin perdenin kalkması anlamı görebildiğim kadarıyla en bariz şu ayette belli oluyor: لَقَدْ كُنْتَ ف۪ي غَفْلَةٍ مِنْ هٰذَا فَكَشَفْنَا عَنْكَ غِطَٓاءَكَ فَبَصَرُكَ الْيَوْمَ حَد۪يدٌ (Ona denir:) “Andolsun ki sen bundan gaflette idin. Şimdi perdeni kaldırdık. Artık bugün gözün keskindir.” 50:22 Bir kıyamet sahnesi olarak anlaşılan bu ayete göre eğitim meydanından alınıp hesap yerine getirilen kişinin gaflet perdesi hakikatin ayan beyan karşısına çıkması karşısında kalkıyor. Tabii bu ayet şu anımıza da konuşuyor olmalı. Herhangi bir tecrübede gafletten uyandığımızda, yani gözümüzden perde kalktığında, o tecrübenin bize taşıdığı manayı keşfediyoruz. Gaflet halinin ürettiği batıl cehennemi boylarken, keşfedilen hakikat cennetlik oluyor. Diğer bazı ayetlerde ise kaldırılan şey s...

Yayınlandı
December 27, 2025
Güncellendi
February 16, 2026

İnsanın Suni Sanatı

Sanat deyince aklımıza güzel sanatlar (fine arts) geliyor. Halbuki kelimenin orijinal anlamı üretim. Mesela, aynı kökten gelen sanayi kelimesi orijinal anlama daha yakın. Her sanatkar, özellikle de tüm sanatkarların sanatkarı olan Sani (الصانع), sanat ürünü üretir. Bir başka deyişle, sanatı ve üretimi beraber düşünmek lazım. Bu noktanın önemini Nursi’nin sun’i libas kavramında görebiliriz: “Dünyada sun’î libasın hikmeti, yalnız soğuk ve sıcaktan muhafaza ve ziynet ve setr-i avrete münhasır değildir. Belki mühim bir hikmeti, insanın sair nevilerdeki tasarruf ve münasebetine ve kumandanlığına işaret eden bir fihriste ve bir liste hükmündedir.” Suni deyince aklımıza hemen yapay anlamı geliyor. Evet, Sani’in sanatına nazaran bizimki yapay. Fakat bu yapaylık değersizliğe işaret etmiyor. Michelangelo’nun bir heykeli kıymetsiz görülebilir mi? Görülemez, çünkü hammaddesi olan mermere kıyasla nihayetsiz kıymetli. Hele ki onu yapan Michelangelo gibi bir usta ise, o zaman ona paha biçilmez. Veril...

Yayınlandı
December 22, 2025
Güncellendi
February 16, 2026

Bacakların Göründüğü Gün

Kur’an’da bacakların / baldırların açılmasıyla ilgili şöyle bir ifade var: يَوْمَ يُكْشَفُ عَنْ سَاقٍ وَيُدْعَوْنَ اِلَى السُّجُودِ فَلَا يَسْتَط۪يعُونَ “O gün bacaklar görünür ve secdeye davet edilirler, fakat takat getiremezler.” 68:42 Kıyamet gününü tasvir eden bu ayette bacakların görünmesi genellikle işin kızışması, eteklerin tutuşması ve vahyin hakikatinin ayan beyan kişinin karşısına çıkması olarak anlaşılıyor. Bunu aklımızın bir kenarında tutarak, bacağın görünmesi bu alemde nasıl olur ve bu ayet bu alemin şartlarında nasıl tasdik edebilir diye sorabiliriz. Ragıb-el İsfahani’nin bu tabirle ilgili şu yorumu bize bu konuda yardımcı olabilir: “Bazıları ise, aslı تَذْمِيرُ النَّاقَةِ ifâdesinden alınmıştır, derler. Bu da, bir adamın, doğurmakta olan devenin karnından yavrusunu çıkarması anlamına gelir. Böyle durumlarda, كُشِفَ عَنِ السَّاقِ bacak göründü, denir.” 68:42’deki olumsuz durumun aksine, doğumu haber veren bir bacak görünmesi anne deve ve yavrusu açısından gayet olumlu b...

Yayınlandı
December 16, 2025
Güncellendi
February 16, 2026

Libasın Önemi

Libas Arapça’da elbise demek. Hayvanların fıtri bir elbisesi olduğundan, onlar ayrı bir elbiseye ihtiyaç duymuyor. İnsan ise dünyaya geldiği andan itibaren üzerine bir örtü veya elbise giymek durumunda, zira diğer canlıların aksine o tamamlanmamış bir varlık. Bu tamamlanmamışlık hali insanın biyolojik yapısında bile gözlemleniyor. Diğer hayvanların aksine, insanın yavrusu nihayetsiz bir acziyet içinde dünyaya geliyor. Kendi ayaklarımız üzerinde durmamız 20 yılı alıyor. Dünyevi ihtiyaçlarımızı temin etmek için aldığımız eğitim ile içinde yaşadığımız toplumun kültürünü bir elbise gibi giyiyoruz ve bir mesleği kolumuza bir bilezik (süs) gibi takıyoruz. Böylesi bir eğitim alamayan çocuklar insaniyetten düşüyorlar. Tarihte örnekleri görülmüş. Düşünürler insanı hayvanlardan ayıran özelliğin ne olduğu hakkında çeşitli görüşler dile getirmişler. Kimi akıl demiş, kimi lisan. Kur’an ise insanın bu tamamlanmamışlığını dikkate alarak bu soruya libas cevabını veriyor. Tabii libastan ne anladığımız...

Yayınlandı
December 15, 2025
Güncellendi
February 16, 2026

İrade Sıfatı ve Muhtar İsmi

Allah’ın bir şeyleri “ihtiyar” ettiği sadece 28:68’de geçiyor: وَرَبُّكَ يَخْلُقُ مَا يَشَٓاءُ وَيَخْتَارُۜ مَا كَانَ لَهُمُ الْخِيَرَةُ “Rabbin dilediğini yaratır ve (hayırlı olanı) seçer. (Hayır hususunda) tercih onlara ait değildir.” Ayette yaratma, dileme (meşiet) ve seçme (ihtiyar) fiilleri kullanılmış. Yaratma Halık ismine, Kun emrine ve kanunlu (nizamlı) yaratılışa bakıyor. Meşiet de İrade sıfatının fiiliyat olarak görünmesi ve eşya arasındaki nizamın ve her bir şeyin namusunun korunması olarak düşünülebilir. Seçme anlamına gelen ihtiyar kelimesi hayır ile aynı kökü paylaşıyor. İnsan kendisindeki cüz-i ihtiyari ile külli irade sahibi olan Zatı tanıyor. Varlığa yani hayra meftun olduğumuz için, hep varlığı artıran yani bizim için hayır olan kararlar vermeye çalışıyoruz. Tabii herşey gibi bunda da derecelendirme var. Eğitim gereği herkes kendisi ve başkaları için en hayırlı olanı seçmeyebiliyor. 8. Sözdeki temsilde ihtiyar hangi yolun seçildiğine dair; diğer her şey o ilk seçim...

Yayınlandı
November 14, 2025
Güncellendi
March 2, 2026

İki Deniz

Musa’nın (asm) Hızır’la buluşması iki denizin birleştiği yerde gerçekleşiyor (18:60). Buluşmanın neden orada gerçekleştiğini anlamak için öncelikle iki denizden neyin kastedildiğini anlamamız lazım. Bunun için de iki denizden bahseden şu ayetleri de dikkate alalım: مَرَجَ الْبَحْرَيْنِ يَلْتَقِيَانِ بَيْنَهُمَا بَرْزَخٌ لَا يَبْغِيَانِ “Birbirlerine kavuşan iki denizi salmıştır. Aralarında berzah vardır; sınırı aşmazlar.” 55:19 وَهُوَ الَّذ۪ي مَرَجَ الْبَحْرَيْنِ هٰذَا عَذْبٌ فُرَاتٌ وَهٰذَا مِلْحٌ اُجَاجٌۚ وَجَعَلَ بَيْنَهُمَا بَرْزَخًا وَحِجْرًا مَحْجُورًا “O odur ki, iki denizi birbirine salmıştır. Şu tatlıdır, susuzluğu giderir; şu ise tuzludur, hararet verir. Aralarına da bir berzah ve bir «hıcri mahcûr» (aşılmaz/koruyucu engel) koymuştur.” 25:53 وَمَا يَسْتَوِي الْبَحْرَانِۗ هٰذَا عَذْبٌ فُرَاتٌ سَٓائِغٌ شَرَابُهُ وَهٰذَا مِلْحٌ اُجَاجٌۜ وَمِنْ كُلٍّ تَأْكُلُونَ لَحْمًا طَرِيًّا وَتَسْتَخْرِجُونَ حِلْيَةً تَلْبَسُونَهَا “İki büyük su kütlesi birbirine denk olmaz. Birinin suyu tat...

Yayınlandı
November 7, 2025
Güncellendi
November 9, 2025

Hızır’a Sabretmek

Hızır kıssasının ana çerçevesinin sabır olduğu söylenebilir. Hızır daha en baştan sabır meselesini gündeme getiriyor; Rasulullah (asm) da sonrasında "Musa sabredebilseydi..." demiş. Demek ki sabır bu kıssanın ana ekseninde. Bunu ahşap bir geminin omurgası gibi düşünebiliriz. İlaveten, Hızır Musa’ya “ilminle ihata edemediklerine nasıl sabredeceksin” diye soruyor (18:68). Bu, sabredemezsin demek değil. Sabredemeyecekdiyse Hızır’la ne işi var ve rasulullah neden sabredebilseydi demiş? Demek ki, sabretmeliydi ve fakat edemedi. Esas maksat, en bilgili insanın bile kendi bilgisine dayanarak bu alemde olan bitene sabredemeyeceğini göstermek. Şimdi, sabır ile Hızır arasındaki bağı kuralım. “Her geceni kadir, her geleni Hızır bil” ve “kul sıkışmayınca Hızır yetişmez” gibi özlü sözlerimiz var. Eskiden acil servislere Hızır Acil denirdi hemen yetiştiği için. Yani Hızır ile anında hazır olmak arasında bir anlam bağı var. Hızır’ı hazır zaman olarak görebilirsek, her geleni Hızır bilmek bir derec...

Yayınlandı
November 1, 2025
Güncellendi
November 25, 2025

Kanun ve Namus

Kanun ve namus kelimelerinin Arapça sözlük anlamı yaklaşık aynı. Namusun Türkçe’deki kullanımı ise biraz farklılık arzediyor. Bu yazıda namusun bu iki anlamı arasındaki bağı ve bunların kanunla olan ilişkisini irdeleme niyetindeyim. Beni bu konuya aşağıdaki cümle davet etti: “Evet, kanun emirdendir, nâmus iradedendir.” Bu cümle ile karşılaşana kadar iman meseleleri bağlamında kanun ve namus kelimeleri benim için eş anlamlıydı. Yukarıdaki cümle ise bu ikisinin arasını net bir şekilde ayırıyor. Öteden beri benzer görünen kavramların birbirinden farkını netleştirmeyi çok faydalı bulduğumdan, dilerseniz bu konu hakkında beraberce düşünelim. Kun emrinin eseri olan kainattaki nizam (eşyanın bütününde gözlemlenen düzen) ve intizam (eşya arasındaki düzenli irtibatlar ağı) bize kanunların varlığını bildiriyor. Tüm bilimler bu kanunları bulup çıkarmak için uğraşıyor. Mesela, galaksiler, yıldızlar ve gezegenler fizikçilerin tespit ettiği bir takım kanunlara riayet eder tarzda hareket ediyorlar....

Yayınlandı
October 11, 2025
Güncellendi
March 23, 2026

Anti-kırılgan

Anti-kırılgan, ingilizce antifragile teriminin türkçesi. Bu terimden neyin kastedildiğinin detayı için Antifragile başlıklı kitaba bakılabilir. Kısaca: "Antifragility is a property of systems in which they increase in capability to thrive as a result of stressors, shocks, volatility, noise, mistakes, faults, attacks, or failures." Bahis konusu kitapta eşya üç kısma ayrılıyor: kırılgan (fragile), dayanıklı (robust), anti-kırılgan (antifragile). Cam bardak gibi kırılgan eşya belli bir yükseklikten düşünce kırılıyor ve zarar görüyor. Bez oyuncak bebek gibi bazı eşya düşmeye karşı dayanıklı olduğundan zarar görmüyor ve fakat fayda da görmüyor. Anti-kırılgan denen bazı eşya ise düşmekten nemalanıyor—ağaçtan düşen tohumun kendisinin bir ağaç olması gibi. Düşmekten kasıt, şer içeren ve ilk etapta olumsuz gibi gözüken bir hadise (stressor, shock, volatility, noise, mistake, fault, attack, failure, etc.). İnsan kainattaki en anti-kırılgan varlık olduğundan, şer en çok onu rahatsız ediyor ve şe...

Yayınlandı
August 26, 2025
Güncellendi
December 28, 2025

İhtiyaç, İştiyak ve İhtisas

İhtiyaç ve Fakriyet başlıklı yazıda ihtiyaçlarımızın varoluşsal fakriyetimiz ile olan ilişkisine değindim. Bekaya olan mutlak ihtiyacımızdan beslenen fakriyetimiz bizi ahirete imana bağlıyor. İhtiyaçlarımızın ahirete bakan bu güzel vechesinin yanında esmâ-i İlâhiyeyeye bakan bir güzel vechesi daha var—aşağıdaki cümlede belirtildiği gibi: “İşte, insanın mahiyeti ulviye, fıtratı câmia olduğundan, binler envâ-ı hâcât ile binbir esmâ-i İlâhiyeye, her bir ismin çok mertebelerine fıtraten muhtaçtır. 32. Söz Bir başka deyişle, her bir ihtiyacın arkasında Yaratıcının mutlak esmasından birine duyulan ihtiyaç var. Mesela sağlığa olan ihtiyacımız bize esas ihtiyacımızın mutlak Şafi ismini tanımak ve ona tutunmak olduğunu öğretiyor. Hastalığımızın derecesi arttıkça, Şafi isminin bir mertebesi daha bize açılıyor ve bu isme olan ihtiyacımızı daha yüksek bir seviyede tanıma imkanına kavuşuyoruz. Benzer şekilde, güzel bir insanı veya çiçeği gördüğümüzde ve güzele karşı bir çekim hissettiğimizde, esas...

Yayınlandı
August 8, 2025
Güncellendi
August 18, 2025

Dopaminin Bize Anlattıkları

Nörobilim (neuroscience) ve pekiştirmeli öğrenme (reinforcement learning) hakkında hayvanlar üzerinde yapılan bazı bilimsel çalışmalarda ödüllerin sinir ileticisi (neurotransmitter) olarak bilinen dopaminin ne zaman salgılandığı incelenmiş. Bu çalışmaların bulgularına göre hayvanlar ödül (yiyecek) beklentisi içine girdiklerinde ödülü aldıkları ana nazaran daha çok dopamin salgılıyorlar. Bu da ödül beklentisinin ödülün tüketiminden daha lezzetli olabileceğine işaret ediyor. Bedenimiz hayvanlarla neredeyse aynı genetik yapıyı paylaştığı için, maddi lezzetler açısından aynı durumun bizim için de geçerli olacağını söyleyebiliriz. İnsanlar üzerinde yapılan deneylerde dopamin seviyesi etik sebeplerden ötürü direkt olarak ölçülemediğinden, bunun yerine fMRI denen beyin tarama tekniği kullanılıyor. Bu deneylerde dopaminle ilgili beyin bölgelerinin maddi veya manevi ödül beklentisine girildiği anda (ödülün alındığı ana nazaran) daha çok aktif hale geçtiği tespit edilmiş. Enteresan bir bulgu d...

Yayınlandı
July 22, 2025
Güncellendi
December 28, 2025

Nun-Za-Ra (نظر) Kökünü Paylaşan Önemli Kavramlar

Arapça’da نظر kökünü paylaşan pek çok kelime var. Bizi en çok ilgilendiren kavram nazar. Manayı ismi ve manayı harfi nazar dediğimizde, iki teorik bakış açısını kastediyoruz. Nazar etmek, bakmak demek. Bu bir şeye sathi bir bakış da olabilir, imani bir bakış da; öylesine bir göz atmak da olabilir, teorik bir bakış ve araştırma da. Münazara, nazar ile yakından alakalı bir kelime. Münazara yapan tarafların her biri, aynı konuya farklı bir nazardan yaklaşarak kendi perspektiflerinin daha makul olduğuna karşı tarafı ikna etmeye çalışırlar. Bir nevi birbirlerine nazire yaparlar, yani konuya alternatif bir anlayış getirirler. Nazire kelimesinin benzer, eşit, boy ölçüşen gibi anlamları var. Münazaralar ve nazireler eşyaya farklı farklı nazar etme kabiliyetimiz sayesinde ortaya çıkıyor. Kur’an, bakmak yani nazar etmek ile görmeyi, yani basar etmeyi, yani basireti birbirinden ayırıyor: وَتَرٰيهُمْ يَنْظُرُونَ اِلَيْكَ وَهُمْ لَا يُبْصِرُونَ “Onların sana baktıklarını görürsün. Halbuki onlar g...

Yayınlandı
July 20, 2025
Güncellendi
December 29, 2025

Maymunlar ve Domuzlar

قُلْ هَلْ اُنَبِّئُكُمْ بِشَرٍّ مِنْ ذٰلِكَ مَثُوبَةً عِنْدَ اللّٰهِۜ مَنْ لَعَنَهُ اللّٰهُ وَغَضِبَ عَلَيْهِ وَجَعَلَ مِنْهُمُ الْقِرَدَةَ وَالْخَنَاز۪يرَ وَعَبَدَ الطَّاغُوتَ De ki: “Allah nezdinde yeri bundan daha kötü olanı size bildireyim mi? Allah’ın kendilerine lânet ettiği, gazap ettiği, kendilerini maymunlar ve domuzlar maymunlar hâline döndürdüğü kimseler ve Tağut’a itaat edenler!” 5:60 Yukarıdaki ayetle ilgili akla gelen bir soru: bir insan maymuna ve domuza nasıl dönüşür? Öncelikle maymun ve domuz kelimelerinin sırası bence önemli. O halde önce maymunla başlayalım. Maymun deyince akla taklit geliyor. İnsanı hayvanlardan ayıran en önemli özellik akıl. İnsan ancak akıl baliğ olunca dinden sorumlu oluyor. Dinin her meselesi üzerinde elimizden geldiği kadarıyla akletmemiz gerekiyor. Zaten aklettiğimiz ve ikna olduğumuz kadarıyla dinin bir rüknüne veya meselesine iman edebiliyoruz. Değilse, “anlamadım ama kabul ediyorum” demenin dinen pek bir kıymeti yok. Bu, hayatımızda taklit...

Yayınlandı
June 23, 2025
Güncellendi
June 24, 2025

Yahudi “Problemi”

Konu İsrail olduğunda, genellikle içimizde nefretten başka bir duygu bulamıyoruz. Eskiden beri dünyanın bu kadar katliama ve haksızlığa nasıl duyarsız kalabildiğini anlamakta zorlanırım. İçinde yaşadığım şartların da etkisiyle, son zamanlarda karşı tarafı ve destekçilerini biraz daha anlamaya çalışmam gerektiğini farkettim. Bizim kültürde yahudiler genel itibariyle bir “problem” yani sürekli gereksiz sıkıntı ve ihtilaf çıkaran bir millet olarak görülüyor. Gerçekten de, tarihteki pek çok isyan ve ihtilalde rol oynamışlar gibi gözüküyor. Kur’an da onlara gönderilen peygamberlere itaat etmediklerini söylüyor. Diğer yandan, tartışmasız pek çok soykırıma maruz kalmışlar ve buna rağmen binlerce yıldır kimliklerini ve birliklerini muhafaza etmişler. Bunu başarmak basit bir mesele değil. Yahudilerle ilgili aklıma iki önemli ayet geliyor. Birincisi: وَلَقَدِ اخْتَرْنَاهُمْ عَلٰى عِلْمٍ عَلَى الْعَالَم۪ينَ “And olsun ki onları bir bilgi üzere tüm âlemler (insanlar) üzerine tercih ettik.” 44:3...

Yayınlandı
June 21, 2025
Güncellendi
June 22, 2025

İbrahim’in Cesareti

İbrahim (asm) 6:76-78’de sırasıyla önce yıldıza, sonra aya ve en son da güneşe “benim Rabbim işte bu” diyor. Mealler neredeyse istisnasız olarak parantez içinde “öyle mi?” sorusunu ekliyorlar. Halbuki ayetin orijinalindeki ifade soru cümlesi değil. Belli ki azamet sahibi bir peygambere şirk koşmayı yakıştıramıyorlar. Bu, bir derece anlaşılır bir tutum. Zaten bu ayetlerin hemen öncesinde İbrahim’e (asm) göklerin ve yerin melekutunun gösterildiği belirtiliyor (6:75). O halde akla gelen soru şu: zaten böyle bir hasleti kazanmış bir insan ne diye yıldıza, aya ve güneşe “benim Rabbim bu” desin? Mustafa İslamoğlu’nu bu ayetle ilgili notu bence gayet güzel. Notunun sonunda İbrahim’in (asm) gök cisimlerine rububiyet izafe etmesi hakkında dikkate değer şu cümleyi söylüyor: “bunun doğruyu bulmak için entelektüel bir muhakeme ve görünenlerden görünmeyene ulaşma yöntemi olduğu da anlaşılmış olmaktadır.” Ben de aynı fikirdeyim. İbrahim (asm) küfrün ve şirkin mahiyetini tam anlamak istemiş olmalı....

Yayınlandı
June 4, 2025
Güncellendi
January 11, 2026

İlk Hayat

وَبَدَاَ خَلْقَ الْاِنْسَانِ مِنْ ط۪ينٍ "İnsanı yaratmaya çamurdan (kilden) başladı." 32:7 Bu ayet tikel bir insanın yaratılmasından ziyade, tüm insanlığın, hatta tüm hayatın atası olan ilk tek hücreli canlının yaratılmasında kil dediğimiz çeşitli mineralleri içeren toprak türünün kullanıldığını belirtiyor olabilir mi? Evet, eğer ki insan hayat dediğimiz ağacın son ve en mükemmel meyvesi ise, insanın yaratılmasından hayat ağacının yaratılmasının kastedildiği söylenebilir. Peki, ayet neden yarattı demiyor da, yaratmaya başladı diyor? Çünkü bu alemde işler bir süreç içinde gerçekleşiyor. Mesela, "kun fe yekun" ayetindeki mudari yani geniş zaman kipinde geçen "yekun" bu sürece işaret ediyor. Kun emri bir süreç içinde uygulamaya konuluyor. Kun fe kane (ol dedi ve oldu) deseydi, alem-i şehadetteki insana konuşuyor olmazdı. Domates yetiştirmek için bir süreç gerektiği gibi, Yaratıcı da insanı belli bir süreç dahilinde bir bitki gibi yetiştiriyor bu alemde. Buraya birkaç nefes almak için gel...

Yayınlandı
May 28, 2025
Güncellendi
October 18, 2025

Kur’an Ayetlerindeki Zorluk Sırası

Bir soru: “Kur’an’da ve Kur’an’ın bir tefsiri olan Risale-i Nur’da yaratılış hakkında tefekküre ciddi bir teşvik var. Kendimizde ya da muhatap oldugumuz insanlarda “ya tamam anladık, bunları biliyoruz; bitkiler, hayvanlar, kuşlar, yağmur, bulutlar, hepsi de yaratılıyor; şimdi geçelim bunları da insan ilişkilerine gelelim, ben esas orada problem yaşıyorum” gibi bir tavır görebiliyoruz. Ya da mesela “Kur’an’da herşeye şifa var” diye duyuyoruz. Öte yandan çocuğumla anlaşamıyorum, canım sıkılıyor diye açıyorum Kur’an’ı, ama bakıyorum Kur’an yine dağlara, yıldızlara, geceye-gündüze, gemilere işaret ediyor. Şifa bunun neresinde diyesim geliyor.” Bir cevap: Cansızlar, bitkiler ve hayvanlar da insanlar kadar ayet olsa da, insan ilişkilerinden ortaya çıkan ayetler çok daha kompleks ve çeşitli olduğundan, kolaydan zora giden bir sıralama benim için hikmete uygun. Önce harfleri öğreniriz, sonra kelimeleri, sonra cümleleri, parağrafları, vs. Benzer şekilde, insan ilişkilerinde yaşanan bir problemi...

Yayınlandı
May 24, 2025
Güncellendi
May 24, 2025

Cüzi irade ve sebepler var mı, yok mu?

İngilizce bilmeyenlerden özür dileyerek, bu yazıda “Islam, Causality, and Freedom” başlıklı kitabın Said Nursi hakkındaki yorumlarına bazı eleştirilerde bulunacağım. Amacım yanlış anlaşılması mümkün bazı noktaları hem kendim hem de bu konulara ilgi duyanlar için biraz olsun netleştirmek. Yazar Nursi’yi occasionalism olarak adlandırılan (Türkçe’de kelam olarak bildiğimiz) akımın modern zamanlardaki önemli bir temsilcisi şeklinde sunmuş. Sayfa 247-248’de occasionalism’i şu başlıklar altında eleştiriyor: Cüzi iradenin temellendirilmesi Sebeplerin mahiyeti Yaratıcının şer ile ilişkisi Bunlar içinde hem Nursi hem de occasionalism hakkında yazarı en çok rahatsız eden meselenin cüzi iradenin temellendirilmesi olduğu kanaatindeyim. "Section 10.4: How does Nursi reconcile the idea of free will with the determinism suggested by occasionalism?" s.220 Bu soru 26. Söz İkinci Mebhas’ta şu soruya verilen sıralı cevaplar ile çözümleniyor: “Kader ile cüz-ü ihtiyarî nasıl tevfik edilebilir?” Bu parçadak...

Yayınlandı
May 3, 2025
Güncellendi
May 6, 2025

Fıtratın İnfitarı

Ragıb-el İsfahani’ye göre فَطْر kelimesinin asıl anlamı bir şeyi uzunlamasına yarmak. Şu ayetteki kullanım bu anlamla örtüşüyor: اَلسَّمَٓاءُ مُنْفَطِرٌ بِه۪ كَانَ وَعْدُهُ مَفْعُولًا “(O gün) sema yarılmıştır. Allah’ın va’di gerçekleşmiştir.” 73:18 Yukarıdaki ayette geçen انفطر fiilinin masdarı olan infitar yarılma demek. Benzer bir mana aynı kökten gelen futur kelimesinde de var: فَارْجِعِ الْبَصَرَۙ هَلْ تَرٰى مِنْ فُطُورٍ “Haydi çevir gözünü ve bak; herhangi bir yarık (kusur) görebiliyor musun?” 67:3 Allah’ın varlığı ahiret hesabına yarması müsbet iken, yukarıda sual edilen yarık menfi ve ademi. Diğer bir deyişle, Allah’a iman bağlamında her türlü menfi futur nefyedilirken, ahirete iman bağlamında müsbet bir infitar gündeme geliyor. Eğitimsiz nazar varlığın ahiret hesabına yarılmasını kusur zannediyor. Halbuki o tam da ihtiyacı olan bir infitar. Yine aynı kökten gelen fıtrat (فِطْرَة) kelimesi Türkçe’de de aynı anlamda kullanılıyor: فَاَقِمْ وَجْهَكَ لِلدّ۪ينِ حَن۪يفًاۜ فِطْرَتَ ال...

Yayınlandı
April 5, 2025
Güncellendi
December 26, 2025

Getirilen İddia

لَا تَحْسَبَنَّ الَّذ۪ينَ يَفْرَحُونَ بِمَٓا اَتَوْا وَيُحِبُّونَ اَنْ يُحْمَدُوا بِمَا لَمْ يَفْعَلُوا فَلَا تَحْسَبَنَّهُمْ بِمَفَازَةٍ مِنَ الْعَذَابِۚ وَلَهُمْ عَذَابٌ اَل۪يمٌ “Getirdikleri ile böbürlenen ve yapmadıkları işlerle övülmeyi seven kimseleri sakın azabdan âzâde sanma. Onlara elîm bir azab vardır.” 3:188 Yukarıdaki ayette iki tür davranış eleştiriliyor. Birincisi getirilen bir şeyle ferahlamak, ikincisi de yapılmayan bir işten ötürü övülmeyi istemek. Genelde mealler بِمَٓا اَتَوْا tabirini “getirdikleri” yerine “yaptıkları kötü işler” şeklinde çeviriyorlar—getirilen her ne ise, yerilmeyi hak ettiğinden ötürü olsa gerek. Öte yandan, bir şey getirme ile kötü iş yapma anlamları birbiriyle tam örtüşmüyor. O halde akla gelen soru şu: getirilen şey ne olabilir ve neden yerilmeyi hak eder? Yerilen ikinci davranış daha açık: yapmadığı bir (hayır) iş ile övülmek. Hayır iş diyorum çünkü ancak hayır yani katma değeri olan işleri yapanları takdir ederiz. Eğer böyle bir işi yapmadıys...

Yayınlandı
March 16, 2025
Güncellendi
March 27, 2025

Hebae Mensur

وَقَدِمْنَٓا اِلٰى مَا عَمِلُوا مِنْ عَمَلٍ فَجَعَلْنَاهُ هَبَٓاءً مَنْثُورًا “Onların yaptıkları amellerine yöneldik ve onları dağılmış zerreciklere (hebâ-i mensûra) çevirdik.” 25:23 Bu ayet genelde Yaratıcının kıyamette inanmayanların amellerini değersiz kılacağı şeklinde anlaşılıyor. Burada ilgimi çeken tabir heba mensur (هَبَٓاءً مَنْثُورًا). Hebanın boşa gitme, uçuşan toz gibi manaları var. Mensur da saçılmış demek. Aşağıdaki parçada ise bu tabir bu bu alem bağlamında kullanılıyor: İşarat-ul İ’caz pdf sayfa 61: Şadi Eren tercümesi (pdf sayfa 71): “Birinci Burhanın beyanına gelince: Eğer kâinat ebedi saadeti netice vermezse, Saniin akılları hayrette bırakır bir şekilde mükemmel yaptığı şu nizam zayıf ve aldatıcı bir sûrete döner, nizamdaki bütün maneviyat, rabıtalar ve nisbetler heba mensur olur, boşa gider.” 25:23’de inanmayan kimsenin amelleri kıyamette boşa giderken, bu parçada şehadet aleminde gözlemlediğimiz nizamdaki manalar, rabıtalar ve nisbetler ebedi saadet olmadığınd...

Yayınlandı
March 15, 2025
Güncellendi
March 16, 2025

Neshedilen ve Neshedilmeyen Ayetler

Hükümlerin ve ayetlerin nesh (iptal) edilmesi konusu şu parça bağlamında şu derste gündeme gelmiş: “Çünkü, fer'î hükümlerden biri, bir zamanda maslahat iken, diğer bir zamana göre mazarrat olur. Veya bir ilâç, bir şahsa devâ iken, şahs-ı âhere dâ' olur. Bu sırdandır ki, Kur'ân, fer'î hükümlerden bir kısmını neshetmiştir.” Bu konu Kur’an’ın kendisinden önce gelmiş semavi kitapların fer’î, ikincil ve esasa dair olmayan hükümlerini ve uygulamalarını neshetmesi yani yürürlükten kaldırması bağlamında gündeme geliyor. Mesela Allah’a ve ahirete iman esasata dahil iken, içkinin helal veya haram olması ikinci derecede önemli yani fer’î bir hüküm. Tevratın ve İncilin içkiye dair verdiği cevazı Kur’an yürürlükten kaldırıyor. Nesih meselesi geçmişte ziyadesiyle tartışılmış. Kur’an bu konuya aşağıdaki ayet ile değiniyor: مَا نَنْسَخْ مِنْ اٰيَةٍ اَوْ نُنْسِهَا نَأْتِ بِخَيْرٍ مِنْهَٓا اَوْ مِثْلِهَا “Biz bir ayeti neshettiğimizde veya unutturduğumuzda, onun yerine daha hayırlısını veya onun bir b...

Yayınlandı
March 9, 2025
Güncellendi
March 13, 2025

Kur’an’ın Evveli ve Ahiri, Zahiri ve Batını

İşarat-ul İcaz’da Bakara 2:4’ün وَالَّذ۪ينَ يُؤْمِنُونَ بِمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ وَمَٓا اُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَۚ kısmının tefsiri hakkında yapılan şu derste Kur’an ile kainatın ve risaletin beraber düşünülmesi gereğine dair vurgular yapılmış. Bu vurgular gayet yerinde olmakla beraber, derste gündeme gelmeyen ilave bazı noktaların dile getirilmesi gerektiğine karar verdim. Derste çalışılan parçada ayetin neden “sana indirilen Kur’an’a inanırlar” demeyip, onun yerine “sana indirilene ve senden öncekilere indirilenlere iman ederler” dediği hakkında. Bu soruya verilen cevabın bir maddesi şöyle: Sayfa 57: Şadi Eren tercümesi (sayfa 66): “İsim olarak bir zamanda sübûta delâlet eden “mü’minûn” denilmeyip fiil olarak يُؤْمِنُونَ ‘iman ederler’ denilmesi, imanın ardarda inen ayetlerle yenilenmesine ve devamlı olarak zuhurunun tekerrürüne bir telvihtir.” Yukarıdaki çevirinin virgülden sonrasının şu şekildeki tercümesi bence daha uygun: “[Kur’an’ın] nuzulünün tevatürü ve zuhurunun devamlı teke...

Yayınlandı
March 4, 2025
Güncellendi
March 4, 2025

Hz. Süleyman'ın Tartışmalı Duası

Süleyman’ın (asm) aşağıdaki duası çok tartışmaya sebep olmuş: قَالَ رَبِّ اغْفِرْ ل۪ي وَهَبْ ل۪ي مُلْكاً لَا يَنْبَغ۪ي لِاَحَدٍ مِنْ بَعْد۪ي “(Süleyman) dedi: ‘Rabbim beni bağışla. Bana, benden sonra kimseye nasip olmayacak bir mülk ver.’” 38:35 Tartışma çıkmasının birinci sebebi, bir peygamber nasıl olur da Rabbinden mülk ister? Mesela deniyor ki, rasulullaha (asm) isterse hükümdar bir peygamber, isterse kul (abd) bir peygamber olabileceği teklif edildiğinde, o ikincisini seçmiş ve mala, mülke önem vermediğini göstermiş. Tartışmanın ikinci sebebi, bir peygamber nasıl olur da kendisine verilecek mülkün kendisinden sonra kimseye nasip olmamasını ister? Rasulullah ise her şart altında hep ümmetini düşünmüş. İnsanlar bu tür mülahazalar ile Süleyman’ı (asm) eksik gören cümleler sarf etmişler. En başta netleştirilmesi gereken mesele mülkten neyin kastedildiği olsa gerek. Zira rasullerin mülkten ne anladığı ile bizim ne anladığımız örtüşmeyebilir. Hiçbir rasul mülkü sırf kendisi için istiyor...

Yayınlandı
February 22, 2025
Güncellendi
June 26, 2025

Alak

خَلَقَ الْاِنْسَانَ مِنْ عَلَقٍ “O, insanı bir alak’tan yarattı.” 96:2 Alak (عَلَق) kelimesi bu zamanda embriyo şeklinde çevriliyor ve Türkçe’de kullanılan alâka ve muallak kelimeleri ile aynı kökü paylaşıyor. Ragıb-el İsfahani’ye göre bu kelime “bir şeye yapışmak / tutunmak” demek. Arapça sözlüklerde asılı olma anlamından da bahsediliyor. Dolayısıyla, bu kelimenin embriyo manası “rahim duvarına tutunan döllenmiş yumurta” şeklinde açılabilir. Mustafa İslamoğlu’nun bu kelime hakkında ilginç bir notu var: ‘Alak ve ‘alâka maddî olarak “embriyo ve hücre”, mânevî olarak “sevgi ve ilgi-alaka” anlamına gelir. Doğru tercih ikincisidir. Zira hem bu pasaj insanın embriyolojik kökenini değil mânevî boyutunu ele almaktadır hem de âyetin başındaki el-insan’dan dolayı buradaki ‘alak’ın, sadece insan soyuna ait bir şey olması gerekir. Oysa embriyolojik mânada ‘alak (embriyo, hücre) diğer memeli canlıları da kapsayan ortak bir özelliktir. İbn Fâris el-‘alâkayı el-hubbu’l-lâzım li’l-kalb (kalb için ge...

Yayınlandı
February 8, 2025
Güncellendi
February 8, 2025

İnsanın Secdesi

İnsanın secdesi meleklerin insana secdesi (2:30) ile başlıyor. Yani tüm aleme insanın Rabbin esmasını tanıyıp tanıtması için varlık verilmiş. Yusuf (asm) "güneşin (rüyamda) bana secde ettiğini görüyorum" diyerek bunu kastediyor. Alemdeki her bir şey bu eğitimin en mükemmel seviyede gerçekleşmesine imkan verecek şekilde hizmet ediyor. Tabii biz ilk etapta bunun farkında değiliz. Vahyin eğitiminden geçmiş kimselerden kulaktan dolma tarzda öğreniyoruz. Hem şahsi hem de sosyal hayatımızda yaşadığımız problemler ile vahyin rehberliğinde eğitiliyoruz. Belli bir derece yakine ulaşıyoruz ve eşyanın secdesini daha net görebilir hale geliyoruz. Aşağıdaki ayeti belli bir derece tasdik edebiliyoruz: اَلَّذ۪ي يَرٰيكَ ح۪ينَ تَقُومُ وَتَقَلُّبَكَ فِي السَّاجِد۪ينَ “O ki, seni kalktığında da, secde edenler arasında dolaştığında da görür.” 26:218 Hayatının ilerleyen safhasında kardeşlerin Yusuf'a secde etmesi, Yusuf'un onların secdesini önce vahyin rehberliğinde öngörmesi ve akabinde vahyin terbiyesiyl...

Yayınlandı
February 1, 2025
Güncellendi
February 1, 2025

Büyük ve Küçük Harfler

Mesnevi-i Nuriye’de şöyle bir parça var: İ'lem eyyühe'l-aziz! Görüyoruz ki, Sâni-i Hakîmin, efrad ve cüz'iyatın tasvirinde büyük büyük tefennünleri [çeşitlilik] vardır. Evet, hayvanların pek büyük ve pek küçükleri olduğu gibi, kuşlarda, balıklarda, meleklerde ve sair ecramda, âlemlerde dahi pek küçük ve pek büyük fertleri vardır. Cenâb-ı Hakkın şu tefennünde takip ettiği hikmet: Tefekkür ve irşad için bir lütuf, bir teshilattır. Kudret mektupları okunup fehmetmekte bir kolaylıktır. Kudretin kemâlini izhar etmektir. Celâlî ve cemâlî her iki nevi san'atı ibraz etmektir. Maahaza, pek ince yazıları herkes okuyamaz ve pek büyük şeyler de nazar-ı ihataya alınamaz. İşte irşadı teshil ve tâmim için bir kısmını küçük harflerle, bir kısmını da büyük harflerle yazmakla irşadın iktizâsı yerine getirilmiştir. Bu alemdeki eşyayı birer harf olarak düşünürsek, müellif bazı harflerin büyük bazılarının da küçük yazıldığını söylüyor. Büyük harfle yazılan eşya (kudret ayetleri) küçük yazıyı okumakta güçlü...

Yayınlandı
January 31, 2025
Güncellendi
January 31, 2025

Mümkin Vacib ve Mümkin Mümkün

Biz varlığı mümkin, ona varlık vereni de Vâcib-ul Vücud diye biliyoruz, ki bu da varlığı O’nun zati vücudu ve mümkinata varlık vermesi olmadan açıklayamıyoruz demek. Vâcib sıfatını hiçbir zaman varlığın kendisi için kullanmıyoruz. Bununla beraber, vâcib kavramının farklı bağlamlarda farklı anlamlar taşıyabildiğini de dikkate almamız gerektiği kanaatindeyim. Varlığın sanatkarına bakan vechesi itibariyle, Vâcib olan O, biz ise mümkin. Yani bizim varlığımız mutlak ve zati bir varlık kaynağını gerekli (vâcib) kılıyor. O’nun varlığı zati olduğu için, “O’nu kim yarattı?” sorusu anlamsız kalıyor. İlaveten, eşyanın varlığı mümkin, çünkü hiçbir şey için “onu yaratmak zorundaydı” diyemiyoruz—aynen bir heykelin onu yapan bir heykeltraş olmadan ortaya çıkamaması, heykelin ortaya çıkışının her aşamasında heykeltraşın çeşitli tercihler yapması ve fakat “heykeltraş tam da bu heykeli yapmak zorundaydı” diyemememiz gibi. Kendi kendini yapamayan heykel bize heykeltraşın varlığının gerekliliğini (vücubun...

Yayınlandı
January 19, 2025
Güncellendi
February 22, 2026

Mümkinatın nasıl mutlak vücudu olur?

29. Sözde şöyle bir cümle var: “Mümkinat mahiyetlerinin mutlak kemâli, mutlak vücuttur. Hususî kemâli, istidatlarını kuvveden fiile çıkaran, ona mahsus bir vücuttur.” Bu cümle itaat sırrı bahsinde geçiyor. Bu sırra göre Yaratıcının Kün emrine tek bir zerrenin itaat etmesi ile varlıktaki herşeyin itaat etmesi arasında herhangi bir zorluk olmaz. Hepsi aynı emri alıyor ve uyguluyor. Cümle ilk bakışta mümkinatı yani eşyayı Yaratıcı için kullandığımız mutlak kavramıyla bağdaştırıyor gibi. Öncelikle mümkin tabirinin karşısında Vacib var, mutlak değil. Dolayısıyla, bir şey hem mümkin hem de Vacib olamaz. Peki, eşyanın vücudu hem mümkin hem de mutlak nasıl olabilir? Böyle bir şeyin mümkün olması için mutlak kelimesinin bize yaptığı ilk çağrışım olan Absolute manasını anlamamamız lazım. Evet, mutlak kelimesinin eşya için kullanıldığı bir manası daha var. Mesela, “Birinci nokta: Aşağıda beyan edildiği gibi, hayatın öyle bir hâsiyeti vardır ki, hayat, cüz'ü küll, cüz'îyi küllî, ferdi nev', muka...

Yayınlandı
January 19, 2025
Güncellendi
January 19, 2025

Tilavet

وَالشَّمْسِ وَضُحٰيهَاۙ وَالْقَمَرِ اِذَا تَلٰيهَاۙ “(Andolsun) güneşe ve aydınlığına, ve onu takip eden aya…” 91:1-2 Ragıp-el İsfahani’nin yukarıda alıntıladığım ayet hakkında güzel bir açıklaması var: “تَلاَهُ bir kişiyi, aralarında hiç kimsenin bulunamayacağı kadar yakın bir şekilde izlemek ve ona uymaktır. Bu, bazen bizzat bedenle izlemeyi bazen de hükümde birine uymayı ifâde eder. Mastarı تُلُوٌّ ve تُلْوٌ şeklindedir. Bazen de okumak ve manayı düşünmek şeklinde izlemek anlamına gelir. Bunun mastarı da تِلاَوَةٌ olarak gelir; وَالْقَمَرِ إِذَا تَلاَهَا ‘Ardından gelmekte olan Ay’a’. Burada örnek almak, uymak ve makamına tâbi olmak anlamında kullanılmıştır. Bunun böyle olmasının nedeni, ay ışığını güneşten alır ve güneş için halife konumundadır denmesindendir.” Burada benim dikkatimi çeken husus, ayın arza ışık verme sürecinde güneşi takip etmesi ve ona tabi olması ile tilavet mefhumu arasında kurulan bağlantı. Bir yazıyı okurken gözlerimiz harfleri ve kelimeleri nasıl takip ediyo...

Yayınlandı
December 25, 2024
Güncellendi
January 3, 2025

Öğretmenleri değil, fenleri dinleyin.

اَللّٰهُ الَّذ۪ي جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ قَرَارًا وَالسَّمَٓاءَ بِنَٓاءً “Allah o ki sizin için arzı bir makarr (karargâh), semayı da bir bina yaptı.” 40:64 Makarr, karargah, karar, takrir, ikrar, istikrar, müstekar kelimeleri hep aynı kökten (قرر) geliyor. Yani Allah insanı arza karar bulması için yerleştirmiş. Mananın lafızda karar ve istikrar bulması gibi. Mesela Kur’an’ın ayetlerini tevil ederken, çıkardığımız manaların Arapça’nın gramer yapısına uygun olması şarttır diyoruz. Burada Arapça grameri arz, o gramere münasip düşen mana da o arzın seması gibi. O arza yani gramer kurallarına riayet edilmez ise, ayetleri Kur’an’ın maksatlarıyla alakası olmayan yerlere çekmemiz gayet mümkün. İşte haddi zatında pek bir kıymeti olmayan Arapça grameri, ayetlerin anlamlarının karar bulmasında, tahakkuk ettirilmesinde çok elzem bir görev gördüğünden, kıymeti birden bine çıkıyor. Benzer şekilde, arz diye bildiğimiz bu dünyanın da bir grameri var ki, biz ona günümüzde “bilimler” (hard and soft sci...

Yayınlandı
December 23, 2024
Güncellendi
May 23, 2025

Tabakalara Binmek

لَتَرْكَبُنَّ طَبَقًا عَنْ طَبَقٍ “Şüphesiz tabakadan tabakaya binmektesiniz.” 84:19 Ayette geçen rakibe (ركب) fiili bir şeye binmek demek. Türkçe’deki merkep ile aynı kökü paylaşıyor. Görebildiğim kadarıyla mealler bu ayeti gelecek zaman kipiyle çevirmiş. Ben geniş zaman kipini tercih ediyorum, zira ayet sadece geleceğimize değil, belki daha önemlisi, bu anımıza konuşuyor ve bu anımızı açıklıyor olmalı. O halde soru şu: biz ne tabakalarına biniyor olabiliriz? Bu hususta ağaç temsilini kullanabiliriz. Mesela: Bu ağaç her sene bir başka tabakaya bindi. Daha doğru bir ifadeyle, ağacın suretini teşkil eden her bir seneki yeni kabuğu bir önceki seneki kabuğun yani bir alt tabakanın üzerine bindi. Biz ağaca baktığımızda içindeki (batınındaki) tabakaları değil, en dıştaki (zahirdeki) kabuğu görüyoruz ve ağacı bir nevi kabuğu ile eşleştiriyoruz. Onun içinde bilmem kaç adet tabaka olduğunu bilmemiz pek birşey değiştirmiyor. İçerideki tabakaları pek zihnimize getirmediğimizden, ağacın suretine...

Yayınlandı
November 19, 2024
Güncellendi
February 28, 2025

Âdem ve İsimler

Âdem (asm) hepimizin babası olduğu gibi, onun kıssası da tüm “kıssaların babası” mahiyetinde. Bu kıssa diğer tüm kıssaları bünyesinde toplayan bir “çatı” (meta-story) olduğundan, gereği gibi anlamak özel bir çaba gerektiriyor. Bu yazıda Âdem kıssasının belkemiğini teşkil eden 2:30’a ve 2:31’in ilk cümlesine odaklanacağım. Bakara 2:30 وَاِذْ قَالَ رَبُّكَ “O an Rabbin dedi” اِذْ kelimesi genellikle geçmişteki hadiseleri anlatırken kullanılıyor. Fakat bazı meallerin de belirttiği gibi, söz konusu hikaye zamanlar üstü bir mahiyette olduğundan, geçmişte olup bitmiş bir hadise şeklinde değil, içinde bulunduğumuz anın teorik modellemesi olarak anlaşılması gerekir. اِذْ kelimesinin bu tür bir kullanımı sadece buraya özel değil. Başka bir örnek için 50:17’ye bakılabilir. Rabbin sözünü söylediği an ile dinleyicinin dikkatini varoluşsal sorularına ve vahye verdiği an arasında direkt bir ilişki var. Rabb her an dinleyicinin dikkatine konuşmakta. Dinleyici dikkatini konuya verdiği zaman Rabbin...

Yayınlandı
October 19, 2024
Güncellendi
June 20, 2026

Mehbit

Mesnevi-i Nuriye’de şöyle bir cümle var: “Ve öyle Muhammed (a.s.m.) ki, âyât-ı bâhire, mu'cizat-ı katıa ve secâyâ-yı sâmiye ve ahlâk-ı âliye sahibi olmakla mehbit-i vahy-i İlâhî olmuştur.” Mehbit-i vahy, vahyin indiği yer / zaman / kişi anlamına geliyor. Benim için ziyadesiyle enteresan olan husus, müellifin menzil yerine mehbit kavramını kullanması. Zira bana kalsa, Kur’an’ın inzal edildiğini (indirildiğini) bildiren sayısız ayete istinaden menzil-i vahy demesi lazımdı. Ey muhterem, neden menzil demek varken mehbit diyorsun? Bunun benim zihnimdeki tek açıklaması aşağıdaki ayete bakıyor: وَقُلْنَا اهْبِطُوا بَعْضُكُمْ لِبَعْضٍ عَدُوٌّ “Biz de dedik: Bazınız, bazınıza düşman olarak inin.” 2:36 Burada bahsedilen inişin kontekstini hatırlarsak, Adem ve eşine yasak ağaca yaklaşmamaları emrediliyor ve fakat Şeytan’ın tuzağına düşerek emre itaatsizlik ediyorlar. Akabinde de Rabb onları arza indiriyor. İndirilen kimseler emre gereği gibi itaat etmemişler ve kendilerini suçlu biliyorlar. Bu tü...

Yayınlandı
October 19, 2024
Güncellendi
December 5, 2024

Misk

Hayata önce ağzımız (anne sütü) ile tutunuruz. Fakat bu tutunma bir süre sonra biter, sütten kesilir ve annemizden ayrılırız: حَمَلَتْهُ اُمُّهُ كُرْهًا وَوَضَعَتْهُ كُرْهًاۜ وَحَمْلُهُ وَفِصَالُهُ ثَلٰثُونَ شَهْرًا “Annesi onu nice zahmetlere katlanarak taşıdı ve doğurdu. Onun taşınması ve sütten kesilmesi otuz ayı bulur.” 46:15 Özgür bir birey olabilmemiz için öncelikle sütten kesilmemiz, sonrasında da annenin, babanın, akrabanın, vs. (فَص۪يلَتِ) güdümünden çıkabilmemiz gerekli. Bu ayrılış basit bir hadise değil; yerinin doldurulması lazım. İnsan bir yere veya bir şeylere ait olma ihtiyacını çeşitli şekillerde tatmin etmeye çalışabilir. Bu noktada tafsil edilmiş yani açıklanmış vahiy (41:3) fisal olmuş yani varlıktan ayrı düşmüş bize bir teklifle gelerek varlığa kulağımızla tutunmamız gerektiğini ilham eder. Böyle bir tutunmada infisam (kopma) olmayacağını söyler: فَمَنْ يَكْفُرْ بِالطَّاغُوتِ وَيُؤْمِنْ بِاللّٰهِ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقٰىۗ لَا انْفِصَامَ لَهَا “Ki...

Yayınlandı
October 5, 2024
Güncellendi
November 10, 2024

Bilimler ve Biz

Fenleri, eski adıyla felsefeyi, mutlaka ve mutlaka kendimize Harun-vari bir başvezir yapmamız, aşağıdaki ve benzeri cümlelere de artık farklı bir bakış açısıyla bakmamız gerekiyor: "Her ne vakit o iki silsile imtizaç ve ittihad etmişse, yani silsile-i felsefe silsile-i diyanete dehalet edip itaat ederek hizmet etmişse, âlem-i insaniyet parlak bir surette bir saadet, bir hayat-ı içtimaiye geçirmiştir." Zannediyoruz ki, suç dine itaat etmeyen ve onun emrine girmeyen bilimde. Tüm kuvvetin ve itibarın bilimde olduğu, dinin ise esamesinin okunmadığı bir devirde yaşıyoruz. İnsanlık tarihinde kuvveti elinde tutanların tıpış tıpış güçsüz tarafın hizmetine girdiği nerede görülmüş? Belagatin kılıcıyla İsmail gibi doğramadan biz sokmalıyız onu diyanetin hizmetine – başkası için olmasa bile en azından kendimiz için. Bu da ancak onu içererek aşarak (Kur'an'ın diliyle onların asalarını yutarak), asimile ederek ve bizim kılarak olur. Vaktiyle "bisikletin İslami versiyonu olur mu" diye bir soru sorulm...

Yayınlandı
September 26, 2024
Güncellendi
September 26, 2024

Empirisizm ve Sayılar

Günümüzde yapılan bilimsel çalışmaların büyük kısmı “empirik” karakterde. Günlük hayatımız da sayılarla iç içe geçiyor. Dolayısıyla, empirik ve sayı mefhumları üzerinde düşünmek bizim için faydalı olabilir. Öncelikle bir felsefi akım olarak bilinen empirisizm için yapılan tanıma bakalım: “In philosophy, empiricism is an epistemological view which holds that true knowledge or justification comes only or primarily from sensory experience and empirical evidence.” Bu tanıma göre empirisizm bilgiyi esas itibariyle duyularımızı kullanarak ve eşya hakkında empirik deliller toplayarak edindiğimizi söylüyor. Empirik delilden kasıt da şu: “Empirical evidence is evidence obtained through sense experience or experimental procedure.” Yani, empirik delilleri beş temel duyumuzu (görme, duyma, dokunma, tatma ve koklama) kullanarak elde ediyoruz. Bu delillerin sistematik tarzda toplanması için deneyler, laboratuvarlar ve ölçüm cihazları gerekiyor. Deneysel düzenekler ve ölçüm cihazları beş duyumuz ile...

Yayınlandı
September 22, 2024
Güncellendi
September 22, 2024

Unzurnâ – “Bize nazar et”

Aşağıdaki ayet genellikle indiği tarihi bağlamda anlaşılıyor: يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لَا تَقُولُوا رَاعِنَا وَقُولُوا انْظُرْنَا وَاسْمَعُوا “Ey iman edenler, ‘râ’inâ’ (bizi güt) demeyin, ‘unzurnâ’ (bizi gözet / nazar et) deyin ve dinleyin.” 2:104 Mesela deniyor ki, sahabeler rasulullaha (asm) bize çobanlık / liderlik et manasına gelen râ’inâ diye hitap ederlerken, bunu duyan bazı yahudiler ibranicedeki benzer ve fakat saygısızca bir kelimeyi dile getirince, bu ayet sahabelere başka türlü hitap etmelerini söylemiş. Benzer bir açıklama 4:46’da da var. Yahudi meselesine girmeden iman edenlere neden böyle bir tavsiyede bulunulduğu hakkında düşünmek faydalı olabilir. Ayetin râ’inâ kısmı biraz daha kolay. Bu kelime otlak anlamına gelen mera ile aynı kökü paylaşıyor. Bazı çevirmenlerin belirttiği gibi, vahye ve rasule koyun gibi düşünmeden itaat etmemize vahyin ve risaletin sahibi olan Zat razı değil. Bilakis aklımıza, vicdanımıza, duygularımıza, ferdiyetimize, vs. tüm özellikler...

Yayınlandı
September 14, 2024
Güncellendi
September 29, 2024

Şerar ve Şer

Arapçada şerar kıvılcım demek ve şer ile aynı kökü paylaşıyor. Bu kelimeyi bana şu cümle tanıttı: “İşte o fezlekelerde Kur'ân'ın hikmet-i ulviyesinden bazı işarat ve hidayet-i İlâhiyenin âb-ı hayatından bazı reşaşat (sızıntılar), i'câz-ı Kur'ân'ın berklerinden (şimşeklerinden) bazı şerarat (kıvılcımlar) vardır.” 25. Söz Bu cümlede hidayet-i İlahiye hayat veren suya, Kur’an’ın mucizevi yani aciz bırakan varlık açıklaması da şimşeğe benzetiliyor. Kur’an’ın hayat veren hidayetini tikel ayetlerden bize ulaşan sızıntılar ile tecrübe ederken, onun i’caz şimşeğini de önerdiği varlık modelinin detaylarının bizde oluşturduğu manevi kıvılcımlar ile görüyoruz. Kıvılcım ve sızıntı arasında bir öncelik ve sonralıktan söz edilebilir. Nasıl ki şimşek yağmuru önceliyor, Kur’an’ın zihnimizde çaktığı kıvılcım ve gösterdiği şimşek de üzerimize yağan mana çisesinin ve yağmurunun öncesinde geliyor – aşağıdaki ayette belirtildiği gibi: وَمِنْ اٰيَاتِه۪ يُر۪يكُمُ الْبَرْقَ خَوْفًا وَطَمَعًا وَيُنَزِّلُ مِنَ...

Yayınlandı
September 8, 2024
Güncellendi
September 27, 2024

Soldaki ve Sağdaki Acz ve Fakr Yaraları

Acz ve fakr yaralarımızdan (dertlerimizden) haberimiz vardır. Şu parçada acz yarasının sol tarafta, fakr yarasının da sağ tarafta olduğu söyleniyor: “Sonra sol tarafıma bakıyorum, görüyorum ki: Nihayetsiz bir acz ve o hadsiz aczden neş'et eden derin bir yaram var ki,...” “Sonra sağ tarafıma bakıyorum, görüyorum ki: Nihayetsiz bir fakr ve hadsiz bir ihtiyaçtan dehşetli bir çıban…” Nurun ilk kapısı, Üçüncü ders Acz ve fakr yaralarının neden solda ve sağda olduğu hakkında farklı yorumlar yapılabilir. Bunun bir sebebi, sağ el kudreti temsil ettiğinden, acziyet sol tarafa daha çok yakışıyor. Sağ elin kudreti temsil etmesiyle ilgili akla şu hadis geliyor: “Rabbimin iki eli de sağdır, mübarektir.” Tirmizi Bir başka sebep de acziyetin gelecek ile, fakriyetin de geçmiş ile alakalı olması. Acziyet gelecekle alakalı, çünkü bir sonraki ana varlık veremiyoruz. Varlığa meftun olduğumuz halde ne kendimize ve ne de başkalarına varlık verememek bizi nihayetsiz bir acziyete düçar ediyor. Fakriyet de ge...

Yayınlandı
September 5, 2024
Güncellendi
June 15, 2025

Dolu kaseler

وَكَأْسًا دِهَاقًا “(Onlara) dolu kaseler (vardır.)” 78:34 Kase, bir içeceğin içilmesine imkan veren bir araç. İçilen şeyi (mesela suyu) belli bir miktarda içine alıyor ve içilen kaynaktan (mesela pınardan) ağıza kadar ulaştırma görevini görüyor. Bardak ve kadeh gibi de düşünülebilir. İsminin ne olduğundan çok fonksiyonu önemli. Bitkilerin yağmurdan faydalanabilmeleri için suyun belli bir miktarda ve damla damla inmesi lazım. Her bir damlaya şeklini veren yüzeysel gerilim (surface tension) onun kasesi mahiyetinde. Yağmur bu küçük kaseler ile indirilmeseydi, yeryüzündeki canlılara hayat veremeyecekti. Vahiy Kur’an’da sıklıkla gökten inen yağmura benzetiliyor. Bitkiler yağmur ile sulandıkları gibi, eşyanın semasından inen vahiy ile de insaniyetimiz sulanıyor ve besleniyor. Vahiy yağmurunun da mananın etrafını çeviren ve ona bir şekil veren kaseleri var. Biz bu kaselere lafız veya kelime diyoruz. Aynen yağmur gibi, vahiyden de lafız kaseleri aracılığı ile faydalanıyoruz. Buradaki esma eğ...

Yayınlandı
September 2, 2024
Güncellendi
September 8, 2024

Fakirlikten Korkarak Geçilen Zekat Köprüsü

Mal ile aramızdaki yatay ilişkiyi yani elimizdeki malı sahiplenmeyi temizleyerek onu dikey ilişkiye çevirmeye yani hakiki sahibi adına kullanmaya zekat verme diyoruz. 40’dan birini fakirlere vererek aslında hepsinin O’nun olduğunu karara bağlıyoruz. Zekat öncesi 40 olan mal zekat sonrası 39’a inince “malım azaldı” demememiz gerekiyor, çünkü o malın hakiki maliki olmadığımızı anlamıştık. Madem mal O’nun, neden 40 ile kıyasladığımız 39 bizi fakirleşmiş hissettiriyor? Herşey O’nun dediğimiz halde, hepimiz bir şeyleri kaybedince üzülüyoruz, kazanınca da seviniyoruz, öyle değil mi? “Elimdeki herşeyin hakiki maliki olmadığımı anladım, asıl malik O’dur” demekle iş bitmiyor. Bitmediğini içimizde cereyan eden duygulara dikkat ederek anlayabiliriz. İşarat-ul İ’caz’da 2:3’ün وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ kısmı bağlamında zekat-sadaka için şöyle bir şart ortaya konmuş: “Fakir olmak korkusuyla sadakanın terk edilmemesi.” Bu şartı fakirlik korkusunun men edildiği veya ayıplandığı veya kaale alı...

Yayınlandı
August 13, 2024
Güncellendi
February 16, 2026

Dünyanın neden İKİ güzel yüzü var?

32. Sözde geçen şu parça kritik bir öneme haiz: “Ehl-i dalâletin vekili der ki: ‘Ehâdisinizde dünya tel'in edilmiş, cîfe ismiyle yad edilmiş. Hem bütün ehl-i velâyet ve ehl-i hakikat dünyayı tahkir ediyor, ‘Fenadır, pistir’ diyorlar. Halbuki, sen bütün kemâlât-ı İlâhiyeye medar ve hüccet, onu gösteriyorsun ve âşıkane ondan bahsediyorsun.’ El cevap: Dünyanın üç yüzü var. Birinci yüzü Cenâb-ı Hakkın esmâsına bakar. Onların nukuşunu gösterir. Mânâ-yı harfiyle, onlara âyinedarlık eder. Dünyanın şu yüzü, hadsiz mektubât-ı Samedâniyedir. Bu yüzü gayet güzeldir; nefrete değil, aşka lâyıktır. İkinci yüzü âhirete bakar. Âhiretin tarlasıdır, Cennetin mezraasıdır, rahmetin mezheresidir. Şu yüzü dahi, evvelki yüzü gibi güzeldir. Tahkire değil, muhabbete lâyıktır. Üçüncü yüzü insanın hevesâtına bakan ve gaflet perdesi olan ve ehl-i dünyanın mel'abe-i hevesâtı olan yüzdür. Şu yüz çirkindir. Çünkü fânidir, zâildir, elemlidir, aldatır. İşte, hadiste varid olan tahkir ve ehl-i hakikatin ettiği nefret,...

Yayınlandı
July 20, 2024
Güncellendi
August 29, 2024

Dünyanın ahiretin gölgesi olması ne demek?

Aşağıdaki duada numune-menba ve gölge-asıl kavramları birbiriyle eşleştirilmiş: “Ey bizi nimetleriyle perverde eden sultanımız! Bize gösterdiğin numunelerin ve gölgelerin asıllarını, menbalarını göster…Burada bize tattırdığın leziz nimetlerini orada yedir.” 10. Söz Konunun başlığından anlaşılacağı üzere, dünyanın yani alem-i şehadetin numune ve gölge, ahiretin de asıl ve menba olduğu söyleniyor. Her ne kadar bunların hepsinin varlık kaynağı mutlak esma ve sıfatlara sahip Yaratıcı olsa da, menba kavramını ahiret için kullanabiliriz çünkü konu iman-ı billah değil, yaratılmış alemler içinde neyin asıl ve neyin tebei (gölge) olduğu. Menbayı hazine olarak da anlayabiliriz. Burada numune olarak tattığımız lezzetlerin baki hazineleri ebedi alemde. Yukarıdaki duaya aşina olmamız, duada geçen cümleleri itikad ettiğimizi göstermez, zira bu hiç de basit bir hadise değil. Bunun en önemli sebebi, dünyadaki hayatımıza burayı asıl bilerek başlamamız. Ancak vahyin terbiyesi ile varlığın buraya münhası...

Yayınlandı
July 8, 2024
Güncellendi
May 19, 2026

Ahiretin İnsana Verdiği Gaflet

Ahirete imanın gayet önemli olduğunu biliyoruz. Lakin aşağıdaki ilginç cümlede, ahiretin insana gaflet verebileceği söyleniyor: “İ'lem eyyühe'l-aziz! Gafil nefis, âhireti dünyanın bitişiğinde ve dünya ile bağlı bir menzil zannediyor.” Mesnevi-i Nuriye Ahiretin dünyanın bitişiğindeki bir menzil olduğunu zannetmek ne demek ve bunun gaflet ile ne alakası var? Cümlenin Arapça orijinali (metindeki sayfa 216, pdf sayfa 217) şöyle: Ümit Şimşek (sayfa 313) bu cümleyi açarak meallendirmeyi tercih etmiş: “9. İ'lem: Nefis, dünyayı âhirete raptetmek suretiyle gafletini idame ettirir. Güya dünya esastır, âhiret dünyanın müntehâsıdır! Halbuki durum bunun tersidir, yani asıl olan âhiret hayatıdır; dünya onun mezraasından ibarettir.” Metnin orijinaline tam sadık kalarak çevirmeye çalışırsam: “Bil ki ey aziz! Nefis, gafletini dünyayı âhiret ile raptederek idame eder—âhiret dünyanın nihayetindeymiş gibi. Hayır! Hakikatte ahiret dünyanın ma’kusudur (zıddıdır).” Dikkatimi çeken hususları şu şekilde...

Yayınlandı
June 25, 2024
Güncellendi
January 1, 2026

Şerr-i Kalil ve Hayr-ı Kesir

İşarat-ul İ’caz’ın Fatiha’daki غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ kısmının tefsiri bağlamında şu soru ve cevabına gerek görülmüş: “Hakaik-i nisbiyenin ne kıymeti var ki, onun için şerler istihsan edilecek?” Öncelikle müellif hakaik-i nisbiyenin ve onları ortaya çıkaran şerlerin kıymetini sorgulamak zorunda değildi. Mesela soruyu “hakaik-i nisbiyenin gereği nedir?” diye de sorabilirdi. Demek ki gerekliliğin ötesinde kıymetin görülmesinin elzem olduğunu düşünüyor. Şer ile kıymet mefhumlarının yanyana getirilmesinin okuyucu nazarındaki zorluğuna binaen, anlaması nisbeten daha kolay olan hakaik-i nisbiyedeki kıymeti nazara vermiş. Eğer hakaik-i nisbiyenin kıymeti varsa, onlara imkan veren şerlerin tecrübesinin elbette bir kıymeti var demektir. Bu hususun detayı için “Şerrin Kıymeti” başlıklı yazıya müracaat edilebilir. Yukarıdaki soruyu daha iyi anlamak için önce hakaik-i nisbiye kavramını netleştirmemiz lazım. Bunun için de cevapta geçen şu iki cümleyi dikkate alalım: “Hakaik-i nisbiye, büyük...

Yayınlandı
June 19, 2024
Güncellendi
September 16, 2025

Meleklerin İstiğfarı

وَالْمَلٰٓئِكَةُ يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ وَيَسْتَغْفِرُونَ لِمَنْ فِي الْاَرْضِ “Melekler Rablerinin hamdini tesbih ederler ve arzdaki herkes için istiğfar ederler.” 42:5 Meleklerin tesbihatından haberimiz var, fakat bu ayet enteresan bir şekilde meleklerin istisna gözetmeksizin arzdaki herkes için istiğfar ettiklerini söylüyor. Neden sadece iman edenlere değil de herkes için istiğfar ediyorlar? Belki daha da önemlisi, hadi tesbih edenleri anladık, istiğfar eden meleklere neden gerek var? Üçüncü bir soru: neden semadaki ve arzdaki her şey (melek) tesbihe katılırken, istiğfar sadece arzdakiler için ediliyor? Öncelikle tesbih varlık kaynağı ile ilgili bir mesele. Varlıktaki her şey mümkün olduğundan, yani kendisine mutlak bir Kadir-i Muhtar varlık kaynağı gerektiğinden, kendi varlığı ve bulunduğu hal ile böyle bir varlık kaynağına işaret ve delalet ediyor ve biz buna varlığı mutlak (kendinden, zâtî, verilmemiş, bizim varlığımız cindinden değil) olan Vacib-ul Vücud’u tesbih etme...

Yayınlandı
June 5, 2024
Güncellendi
June 11, 2026

Ateşteki Bereket

Ateşte yanmak (صَلَى) ve namaz kılmak (صَلّٰى) Arapça’da aynı kökü paylaşıyor. Bu kelimelerin geçtiği ayetlere örnek olarak 75:31 ve 87:12 verilebilir. Namaz kılmak, salat getirmek gibi güzel bildiğimiz manaların ateşte yanmak gibi negatif bir mana ile akrabalığı dikkat çekici. Bu hususta akla bu ikisini ilişkilendiren şu parça geliyor: “İnsanın çekirdeği olan kalb, ubudiyet ve ihlâs altında İslâmiyet ile iska edilmekle imanla intibaha gelirse, nurânî, misâlî âlem-i emirden gelen emirle öyle bir şecere-i nurânî olarak yeşillenir ki, onun cismânî âlemine ruh olur. Eğer o kalb çekirdeği böyle bir terbiye görmezse, kuru bir çekirdek kalarak nura inkılâp edinceye kadar ateş ile yanması lâzımdır.” Çekirdek mahiyetinde olan insan İslamiyet suyuyla sulandığında, varlığın hakiki mahiyetine dair mana devşirme kabiliyetleri bir ağaç gibi yeşerip büyüyor. Dinin direği olan namaz, yeşerip büyüyen kabiliyetlerin gövdesi mahiyetinde. Fakat her çekirdek ağaç olmadığı gibi, insanın her kabiliyeti ne...

Yayınlandı
May 27, 2024
Güncellendi
December 28, 2025

En yakın olan nasıl en uzak olur?

Bu dünya bizi şaşırtacak mahiyette var edilmiş. En yakının aynı zamanda en uzak olması da şaşırtıcı hadislerden biri: اِنَّهُمْ يَرَوْنَهُ بَع۪يدًا “Şüphesiz onlar onu nihayetsiz uzak görüyorlar.” 70:6 وَنَرٰيهُ قَر۪يبًا “Biz ise onu nihayetsiz yakın görüyoruz.” 70:7 Bu iki ayeti şu parça ile ilişkilendirebiliriz: “Fesübhânallah! Mülk ile melekût arasındaki hicap ne kadar incedir, aralarındaki mesâfe ne kadar büyüktür! Dünya ile âhiret arasındaki yol ne kadar kısa ve ne kadar uzundur. İlim ile cehil arasındaki hicap ne kadar lâtif ve ne kadar kalındır! İman ile küfür arasındaki berzah ne kadar şeffaf ve ne kadar kesiftir! İbadet ile mâsiyet arasındaki mesafe ne kadar kısadır! Halbuki araları Cennet ile nârın araları kadardır. Hayat ne kadar kısa, emel ne kadar uzundur! Evet, hal ile mâzi arasında öyle ince bir perde vardır ki, ruhun mâzi cihetine geçmesine mâni değildir; cesede nisbeten bitmez bir mesafedir.” Dilerseniz bu parağraftaki cümleleri birer birer açmaya ve anlamaya çalışalım...

Yayınlandı
April 25, 2024
Güncellendi
February 8, 2025

Semanın arzdan ayrılması

اَوَلَمْ يَرَ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اَنَّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ كَانَتَا رَتْقًا فَفَتَقْنَاهُمَا “Hakikatin üzerini örtenler görmüyorlar mı ki, göklerle yer bitişik bir halde iken onları biz ayırdık.” 21:30 Yukarıdaki ayette bahsedilen göklerin ve yerin ayrılması hadisesi kozmosun ve dünyanın yaratılması olarak anlaşılıyor. Bu doğru olmakla beraber, kainatın fihristesi olan insanda bunun bir izdüşümü var. Arzı insanın bedeni, semâvatı insanın katman katman mana dünyası olarak düşünürsek, ayet bize bir zamanlar bizim için madde ve mana alemlerimizin bir olduğunu, bu ikisinin arasını Rabbin ayırdığını söylüyor. İnsan gelişimindeki bu evreye sensorimotor ismini vermişler. Dünyaya ilk geldiğimizde biyolojik açıdan canlıyız ve fakat mana adına hiçbir şey bilmiyoruz. Benlik bilincimiz, eşyanın sabitliği, sembolik düşünce ve konuşma kabiliyetlerimiz hayatımızın ilk 1,5-2 senelik döneminin sonuna doğru zuhur ediyor. Bunun akabinde anlam semâmız yavaş yavaş cismaniyetimizden ayrılıyor ve ev...

Yayınlandı
April 14, 2024
Güncellendi
September 26, 2024

İnfaktan Nifaka Giden Yol

Bize verilenlerden ihtiyaç sahiplerine infak etmemiz ve onlara sadaka vermemiz gerektiği çeşitli ayet ve hadislerde bize bildirilir. İnfak ve sadaka kelimeleri yaklaşık aynı anlamda. Öte yandan infak ile nifak ve münafık kelimeleri aynı Arapça kökü paylaşıyor. Gayet güzel bildiğimiz bir davranışın kötü bir hasletle aynı kökü neden paylaştığı üzerinde düşünme ihtiyacı hissettim. Öncelikle infak etmeyi sadaka ile beraber anlamaya çalışalım. Aşağıdaki ayette her sadakanın güzel olduğu, fakat fakirlere gizliden vermemizin bizim için daha hayırlı olduğu belirtiliyor: اِنْ تُبْدُوا الصَّدَقَاتِ فَنِعِمَّا هِيَۚ وَاِنْ تُخْفُوهَا وَتُؤْتُوهَا الْفُقَرَٓاءَ فَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ “Sadakaları açıktan verirseniz ne güzel (sizin için güzel bir nimet olur). Fakat (vermenizi) saklar ve onu fakirlere verirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır.” 2:271 Sadaka ile tasdik aynı kökü paylaşıyorlar. Bir kimseye sadaka verdiğimizde, verdiğimizin hakiki malikinin onu tasarrufumuza veren Rabb olduğunu tasdik edi...

Yayınlandı
April 11, 2024
Güncellendi
December 28, 2025

Eşyanın Sabitliği

Gelişim psikolojisinde (developmental psychology) eşyanın sabitliği (object permanence) diye bir konu var. Eşya ile etkileşime giren bir bebek, ilk etapta gözlem alanından çıkan bir şeyin tamamen kaybolduğunu düşünüyor. Mesela oynadığı oyuncak ile arasına bir engel girince, o oyuncağın araya giren engelin arkasında olduğunu düşünemiyor. Ancak belli tecrübelerden sonra onun fiziken halen orada olduğunu anlayabiliyor. Bulunduğu konum itibariyle oyuncağını göremese de, aklıyla onun orada olduğunu biliyor. Kimileri bunu “akıl gözüyle görmek” diye nitelendiriyor. Bebekken fiziksel açıdan çözümlediğimiz eşyanın sabitliği meselesini, akıl baliğ olduktan sonra manevi açıdan da çözümlemeye davet ediliyoruz. An itibariyle gözlemlediğimiz eşya gözlem alanımızdan çıkıyor ve yerini çok benzer de olsa yeni eşya alıyor. Durmaksızın devam eden bu eşya akışı karşısında sorduğumuz belki de en önemli soru şu: eşya nereye gitti ve halen var olabilir mi? Eşyanın güzelliği bizi cezbediyor. Ona ünsiyet etme...

Yayınlandı
April 9, 2024
Güncellendi
September 26, 2024

Kemiyetin önemi

Kemiyetin (sayının) keyfiyete (kaliteye) nazaran öneminin olmadığını çok duymuşsunuzdur. Bunda bir hakikat payı var elbet. Risalelerde kemiyetin keyfiyete nazaran önemsiz olduğunu söyleyen pek çok parça var. Mesela: “Kemiyetin, keyfiyete nisbeten ehemmiyeti yok. Asıl ekseriyet, keyfiyete bakar. Meselâ, yüz hurma çekirdeği bulunsa, toprak altına konup su verilmezse ve muamele-i kimyeviye görmezse ve bir mücahede-i hayatiyeye mazhar olmazsa, yüz para kıymetinde yüz çekirdek olur. Fakat su verildiği ve mücahede-i hayatiyeye maruz kaldığı vakit, sû-i mizacından sekseni bozulsa, yirmisi meyvedar yirmi hurma ağacı olsa, diyebilir misin ki, "Suyu vermek şer oldu, ekserisini bozdu"? Elbette diyemezsin. Çünkü o yirmi, yirmi bin hükmüne geçti. Sekseni kaybeden, yirmi bini kazanan zarar etmez, şer olmaz.” Burada enteresan nokta, keyfiyete nazaran kemiyetin öneminin olmadığını anlattığı bu parçada bile, argumanını kemiyeti kullanarak ispat ediyor. Yirmi bin hükmüne geçen yirmi tohum, çürüyen sek...

Yayınlandı
April 9, 2024
Güncellendi
September 22, 2024

İnsanın Tadı ve Kokusu

Rasulullahtan (asm) rivayet edilen enteresan bir hadis var: “Kur’an okuyan mü’min portakal gibidir: kokusu hoş, tadı güzeldir. Kur’an okumayan mü’min hurma gibidir: kokusu yoktur, tadı ise güzeldir. Kur’an okuyan münâfık fesleğen gibidir: kokusu hoş fakat tadı acıdır. Kur’an okumayan münâfık ise acı-elma (citrillus colocynthis) gibidir: kokusu yoktur ve tadı da acıdır.” Burada yapılan tasviri aşağıdaki tablodaki gibi özetleyebiliriz: İman edince tadımız, Kur’an okuyunca da kokumuz oluyor bu hadise göre. O halde akla gelen soru şu: koku ve tat insanın hangi özelliklerini temsil ediyor? Koku etrafa yayılır. Mesela bazen bir meyve bahçesinin yanından geçerken burnumuza güzel meyve kokuları gelir. O kokulardan bahçenin sahibi başta olmak üzere herkes istifade edebilir. Meyvenin tadını ise ancak onu yiyen tadar. Tat sadece yiyeni ilgilendirirken, koku pek çok kişiyi alakadar edebilir. Benzer şekilde, insan imanının tadını kendisi tadar, yani buradaki ve ahiretteki faydasını kendisi görür....

Yayınlandı
April 7, 2024
Güncellendi
September 14, 2025

Güneş ve ay tutulmaları bize ne söyler?

Güneş tutulması gündüz vakti oluyor ve ayın güneşi perdelemesiyle gerçekleşiyor. Ay tutulması ise gece vakti oluyor ve dünyanın ayı perdelemesiyle gerçekleşiyor. Rasulullah’ın (asm) oğlu İbrahim öldüğü gün güneş tutulunca, sonradan kusuf (كسوف) diye adlandırılan namazı kılmışlar. Ay tutulmasına da husuf (خسوف) denmiş. Bu hadiselerin bu şekilde adlandırılması dikkatimi çekti. Kusuf ile bildiğimiz kesif aynı kökten. Kesif-latif ekseninde madde kesif, mana latif, cisim kesif, hayat latif. Nurani olan güneşin ışığı ve ısısı kesif ve karanlık arzımıza gelerek gezegenimizi aydınlatıyor ve hayatlandırıyor. Güneşin perdelenmesi ise bizi kesafette bırakıyor. Bu konuyla ilgili şöyle bir parça var: “İnce remizli bir mesele: Nasıl ki su, kendi zararına olarak incimad eder. Buz, buzun zararına temeyyu eder. Lüb, kışrın zararına kuvvetleşir. Lâfız, mânâ zararına kalınlaşır. Ruh, ceset hesabına zayıflaşır. Ceset, ruh hesabına inceleşir. Öyle de, âlem-i kesif olan dünya, âlem-i lâtif olan âhiret hesa...

Yayınlandı
April 7, 2024
Güncellendi
December 30, 2025

Terazimiz ne zaman ağır çeker?

فَاَمَّا مَنْ ثَقُلَتْ مَوَاز۪ينُهُ فَهُوَ ف۪ي ع۪يشَةٍ رَاضِيَةٍ “Terazileri ağır çeken kimse artık razı olduğu bir maişet içindedir.” 101:6-7 فَمَنْ ثَقُلَتْ مَوَاز۪ينُهُ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْمُفْلِحُونَ “Terazileri ağır çeken kimseler (var ya), işte onlar felaha (kurtuluşa) erenlerdir.” 7:8, 23:102 Bu ayetler hesap gününde tartılan salih amellerin ağır çekmesi şeklinde anlaşılıyor. Bu doğru olmakla birlikte, ayetler sadece kıyamet günü gerçekleşecek olan hesaba bakmıyor. Zira terazi ve tartma sadece orada değil. Bu konuyla ilgili mesela şu parçayı dikkate alabiliriz: “Senin hayatının gayelerinin icmâli dokuz emirdir. Birincisi şudur ki: Senin vücudunda konulan duygular terazileriyle, rahmet-i İlâhiyenin hazinelerinde iddihar edilen nimetleri tartmaktır ve küllî şükretmektir.” 11. Söz Yani enemize konmuş teraziler ile eşyanın kıymetini tartmak için buradayız. Terazilerimizin hassasiyeti ölçüsünde eşyaya kıymet biçebiliyoruz. Domates tartan kimsenin terazisi altın tartanınkine göre ç...

Yayınlandı
April 2, 2024
Güncellendi
December 23, 2025

İhtiyaç ve Fakriyet

İhtiyaç nedir ve neden var? Neden kendimizi sürekli yeni ihtiyaçlar içinde buluyoruz? İlk bakışta ihtiyaç içinde olmak pek de sevilecek bir durum değil gibi. Bu sevilemeyişten ötürü olsa gerek, Hint fakiri denen kimseler ihtiyaçlardan tamamen kurtulma yolunu seçmişler. İslam ise ihtiyaçları anlamlandırmayı önererek konuya farklı bir yaklaşım getiriyor. İhtiyaç hem maddi hem de manevi olabilir. Mesela maddeten çok zengin bir kimse manen ziyadesiyle fakir olabilir, yani manasızlıktan kıvranabilir. Bu tür bir fakriyet de pek hoş bir durum değil gibi. Nursi ise aşağıdaki parağrafta “iftihar” edilen bir fakriyetten bahsediyor: “Evet, bütün yeryüzünü bir sofra-i nimet eden ve bahar mevsimini bir çiçek destesi yapan ve o sofranın yanına koyan ve üstüne serpen bir Cevâd-ı Kerîmin misafirine fakr ve ihtiyaç nasıl elîm ve ağır olabilir? Belki, fakr ve ihtiyacı, hoş bir iştiha suretini alır; iştiha gibi, fakrın tezyidine çalışır. Onun içindir ki, kâmil insanlar, fakr ile fahretmişler.” 7. Söz Bu...

Yayınlandı
March 31, 2024
Güncellendi
August 18, 2025

Kınayan kınanmıştır

(nefsini kınayan müstesna) Kur’an kınanmışlığı hem Firavun ve hem de Yunus (asm) ile ilişkilendiriyor. Musa (asm) ve beraberindekilerin peşine düşen Firavun’un akıbetini anlatan şu ayete göre: فَاَخَذْنَاهُ وَجُنُودَهُ فَنَبَذْنَاهُمْ فِي الْيَمِّ وَهُوَ مُل۪يمٌ “O [Firavun] kınanmış bir haldeyken, onu ve ordusunu yakalayıp denize attık.” 51:40 Yunus’un (asm) kınanmışlığı ise görevini yani gönderildiği kavmini izinsiz terk etmesi akabinde gündeme geliyor: فَالْتَقَمَهُ الْحُوتُ وَهُوَ مُل۪يمٌ “O kınanmış bir haldeyken, onu balık yuttu.” 37:142 Bu iki kınanmışlık hali arasında önemli farklar var. Firavun kınanmışlığının farkında değilken, Yunus (asm) farkında. Firavunun hayatı kınanmışlık içinde geçerken, Yunus (asm) o hale bir kere giriyor, hatasını görüyor ve kabul ediyor, hatası tesbihine ve istiğfarına vesile oluyor ve bir daha o hataya geri dönmüyor. Hayatı başkalarını kınamakla geçen Firavun ise boğulacağını anladığı ana dek kendi hatasını görmeye yanaşmıyor. En nihayetinde de ke...

Yayınlandı
March 31, 2024
Güncellendi
September 4, 2025

​​Seyl-i Mevcudat Ehl-i Şirki Nasıl Boğar?

2. Şua’da şöyle bir parça var: …“Seyl-i mevcudat ve kàfile-i mahlûkat nereden geliyor ve nereye gidecek ve niçin gelmişler ve ne yapıyorlar?” diye halledilmeyen tılsımlı suallerin mânâları ona inkişaf etmesi, ancak ve ancak sırr-ı tevhid iledir. Yoksa, kâinatın bu mezkúr yüksek kemâlâtları sönecek ve o ulvî ve kudsî hakikatleri zıtlarına inkılâp edecek. İşte şirk ve küfür cinayeti, kâinatın bütün kemâlâtına ve ulvî hukuklarına ve kudsî hakikatlerine bir tecavüz olduğu cihetledir ki, ehl-i şirk ve küfre karşı kâinat kızıyor ve semâvât ve arz hiddet ediyor ve onların mahvına anâsır ittifak edip, kavm-i Nuh (aleyhisselâm) ve Âd ve Semud ve Firavun gibi ehl-i şirki boğuyor, gark ediyor.” Bu parça tevhidin ikinci meyvesi olan sırr-ı vahdet hakkında ve kainatın zatına ve mahiyetine bakıyor. İlk etapta akla gelen soru: Varlıkların akışı (seli) nasıl oluyor da ehl-i şirki boğuyor? Hakikaten öyle mi? Zira etrafımıza baktığımızda kimsenin boğulduğunu görmüyoruz. Öyle değil mi? Kur’an’da geçen h...

Yayınlandı
March 18, 2024
Güncellendi
January 2, 2025

100 Yıllık Ölüm

Bu yazıda aşağıdaki ayeti bir miktar anlamaya çalışacağız. اَوْ كَالَّذ۪ي مَرَّ عَلٰى قَرْيَةٍ وَهِيَ خَاوِيَةٌ عَلٰى عُرُوشِهَاۚ قَالَ اَنّٰى يُحْي۪ هٰذِهِ اللّٰهُ بَعْدَ مَوْتِهَاۚ فَاَمَاتَهُ اللّٰهُ مِائَةَ عَامٍ ثُمَّ بَعَثَهُۜ قَالَ كَمْ لَبِثْتَۜ قَالَ لَبِثْتُ يَوْمًا اَوْ بَعْضَ يَوْمٍۜ قَالَ بَلْ لَبِثْتَ مِائَةَ عَامٍ فَانْظُرْ اِلٰى طَعَامِكَ وَشَرَابِكَ لَمْ يَتَسَنَّهْۚ وَانْظُرْ اِلٰى حِمَارِكَ وَلِنَجْعَلَكَ اٰيَةً لِلنَّاسِ وَانْظُرْ اِلَى الْعِظَامِ كَيْفَ نُنْشِزُهَا ثُمَّ نَكْسُوهَا لَحْمًاۜ فَلَمَّا تَبَيَّنَ لَهُۙ قَالَ اَعْلَمُ اَنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ “Ya da çatıları çöküp harap olmuş bir kasabadan geçen ve ‘Allah bu ölmüş beldeyi nasıl diriltebilir?’ diyen o kişi[yi görmez misin]? Bunun üzerine Allah, onu yüz sene öldürdü ve sonra diriltti ve ‘ne kadar kaldın?’ diye sordu. O da ‘bir gün veya bir günün bir kısmı kadar kaldım’ diye cevap verdi. [Allah:] ‘Hayır, yüz yıl kaldın. Bozulmamış yiyeceğine ve içeceğine, [ölmemiş] eşeğine bak! [Bütün bunla...

Yayınlandı
March 16, 2024
Güncellendi
March 21, 2025

Uyku ve Ölüm

Yeryüzünün ölümünden sonra diriltilmesiyle ilgili bulabildiğim bazı ayetler şöyle: يُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَيُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَيِّ وَيُحْيِي الْأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا وَكَذَلِكَ تُخْرَجُون “O ölüden diriyi çıkarır; diriden de ölüyü çıkarır ve yeryüzünü ölümünden sonra diriltir. İşte siz de böyle [ahiret alemine] çıkartılırsınız.” 30:19 فَانظُرْ إِلَى آثَارِ رَحْمَتِ اللَّهِ كَيْفَ يُحْيِي الْأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا إِنَّ ذَلِكَ لَمُحْيِي الْمَوْتَى وَهُوَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ قَدِيرٌ “Allah'ın rahmetinin eserlerine bak ki, yeryüzünü ölümünden sonra nasıl diriltiyor? Şüphesiz o ölüleri işte böyle diriltir. O herşeye güç yetirendir.” 30:50 اعْلَمُوا أَنَّ اللَّهَ يُحْيِي الْأَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَا قَدْ بَيَّنَّا لَكُمُ الْآيَاتِ لَعَلَّكُمْ تَعْقِلُونَ “Bilin ki Allah yeryüzünü ölümünden sonra diriltir. Belki akıl edersiniz diye size ayetleri açıkladık.” 57:17 Ayetler açık manaları ile yeryüzünün kışın öldüğünü, baharda da diriltildiğini söylüyor. Bu ayetleri okuduğu...

Yayınlandı
March 16, 2024
Güncellendi
February 22, 2025

Şer olmazsa, hayır bilinmez!

“Evet, bu kâinatta hayır-şer, lezzet-elem, ziya-zulmet, hararet-bürudet, güzellik-çirkinlik, hidayet-dalâlet birbirine karşı gelmesi ve içine girmesi, pek büyük bir hikmet içindir. Çünkü şer olmazsa hayır bilinmez. Elem olmazsa lezzet anlaşılmaz. Zulmetsiz ziya, ehemmiyeti olmaz. Soğukla, hararetin dereceleri tahakkuk eder. Çirkinlikle, hüsnün tek bir hakikati, bin hakikat ve binler çeşit hüsün mertebeleri vücut bulur. Cehennemsiz, Cennetin pek çok lezzetleri gizli kalır. Bunlara kıyasen, herşey, bir cihette zıddıyla bilinebilir. Ve birtek hakikatı, sümbül verip çok hakikatler olur.” –11. Şua Yukarıdaki cümlelerin hepsinin insanın vechesinden bakarak söylendiğini akılda tutmak lazım. Cennet haddizatında çok güzel bir yer olabilir. Fakat insan onun kıymetini Cehennem olmadan kavrayamaz. Yukarıdaki cümleler şu şekilde devam ettirilebilir: Fena olmazsa beka … Hastalık olmazsa şifa … Hata olmazsa doğru … Batıl olmazsa hak … Zulüm olmazsa adalet … Manayı ismi olmazsa manayı harfi … …bili...

Yayınlandı
March 16, 2024
Güncellendi
December 28, 2025

"Şükrederseniz artırırım"

Aşağıdaki ayetin meali genel itibariyle aşağıda alıntıladığım gibi yapılıyor: لَئِنْ شَكَرْتُمْ لَاَز۪يدَنَّكُمْ وَلَئِنْ كَفَرْتُمْ اِنَّ عَذَاب۪ي لَشَد۪يدٌ “Eğer şükrederseniz elbette size (nimetimi) artırırım. Eğer (nimetimin) üstünü örterseniz, hiç şüphesiz azabım çok şiddetlidir.” 14:7 Öncelikle belirtmek gerekir ki, şükür ve hamd pazarlık edercesine yeni nimetler elde etmek için değil, geçmiş nimetlerden ötürü memnuniyeti ifade etmek için edilmeli. Bir kimse bize bir iyilik yaptığında, o iyilikten ötürü teşekkür ederiz, teşekkür edelim ki bize daha çok iyilik yapsın diye değil. Nimetler için ettiğimiz şükür de bundan pek farklı değil. Her ne kadar yukarıdaki ayette nimet kelimesi geçmese de, ayet şükrettiğimiz takdirde bize verilen nimette artış olacağını haber veriyor. Bu artışın bir vechesi bu aleme, diğer bir vechesi de ahirete bakıyor olmalı. Elimize geçen bir şey için şükretmenin öncesinde, o şeyi alemlerin Rabbinin bize has bir hediyesi yani “O’dan gelen bir nimet” olarak...

Yayınlandı
March 16, 2024
Güncellendi
June 22, 2025

Sun'î Libasın Mühim Bir Hikmeti

Aşağıdaki parçada Nursi enteresan bir konudan bahsediyor: “Dünyada sun'î libasın hikmeti, yalnız soğuk ve sıcaktan muhafaza ve ziynet ve setr-i avrete münhasır değildir. Belki mühim bir hikmeti, insanın sair nevilerdeki tasarruf ve münasebetine ve kumandanlığına işaret eden bir fihriste ve bir liste hükmündedir. Yoksa, kolay ve ucuz, fıtrî bir libas giydirebilirdi. Çünkü bu hikmet olmazsa, muhtelif paçavraları vücuduna sarıp giyen insan, şuurlu hayvânâtın nazarında ve onlara nisbeten bir maskara olur, mânen onları güldürür.” Diğer tüm canlılardan farklı olarak üzerimize dünyadaki malzemelerden ürettiğimiz bir elbise giyiyoruz. Nursi bu elbiseyi suni diye tanımlıyor. Diğer canlıların ise fıtri elbiseleri var. Neden? Nursi libası insanin arza halife olmasıyla, yani sair bitki ve hayvan türleri üzerindeki tasarruf ve kumandanlığı ile ilişkilendirmiş. Mesela, giydiğimiz gömlekteki pamuk iplik pamuk bitkisini evcilleştirmemiz, yetiştirmemiz, ürününü toplayıp işlememiz ile husule geldiğinden...

Yayınlandı
March 16, 2024
Güncellendi
December 27, 2025

Kafirlere gülen mü'minler

فَالْيَوْمَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مِنَ الْكُفَّارِ يَضْحَكُونَۙ “İşte o gün iman edenler kafirlere gülmektedirler.” 83:34 Bu ayet cennetliklerin o gün cehenneme giden kafirlere gülecekleri şeklinde çevriliyor. Hatta bir meal paranteze bile gerek duymadan “son gülen, gerçekten de iyi gülecek” diye eklemiş. Halbuki böyle bir ifade ayette geçmiyor. Sizce de garip değil mi? Kıyamet günü müminler kafirlerin haline gülecek mi dersiniz? Konuyu bir Arapça uzmanına danıştım. Ayette geçen DAHİKA ve MİN kelimelerini beraber düşünmek gerekirmiş ve bu ikisi beraber kullanıldığında genellikle alay etmek / hafife almak, bazen de bir şeyden ötürü mutlu olmak anlamına gelirmiş. Kıyamet günü vuku bulacağı söylenen yukarıdaki hadisenin burada bir izdüşümü olmalı. Kafirlerin ve iman edenlerin birbirleriyle etkileşim içinde olmasını dikkate alarak, meseleye toplumsal açıdan yaklaşalım. Alay etme / hafife alma meselesi 83:29’da başlıyor. İlgili gördüğüm ayetleri topluca buraya alıyorum: اِنَّ الَّذ۪ينَ اَجْرَ...

Yayınlandı
March 8, 2024
Güncellendi
February 20, 2025

Dağa Atılan Cila

Dağların Kur’an’da özel bir yeri var. Hem Musa’ya hem de Rasulullah’a (asm) ilk vahiy bir dağda geliyor. Yine dağdaki bir başka buluşmada Musa (asm) Rabbine onu görmek istediğini söyleyince, kendisine bu isteğinin ancak baktığı dağın yerinde durması halinde mümkün olabileceği söyleniyor. Akabinde Rabb dağa tecelli ediyor ve dağı dümdüz ediyor (7:143). Hemen akla gelen soru: neden başka bir şeye değil de bir dağa bakması emredildi? Buluşma dağda olduğu için mi? Dağın dümdüz edilmesini genelde infilak etme, paramparça olma ve zerrelerine ayrılma şeklinde anlıyoruz. Fakat yok etmekle dümdüz etmek farklı şeyler. Tecellinin Rabbin mutlak özelliklerinin eşya üzerinde yansıması olduğunu ve eşyanın o tecelli ile varlık bulduğunu biliyoruz. Yani Rabbin esması dağa varlık vererek onda yansıyor. Tabii bu noktada akla şu soru da geliyor: madem Musa’nın (asm) baktığı dağ zaten Rabbin tecellisi ile varlık bulmuştu, o dağa bir daha tecelli ederek onu dümdüz etmesine ne gerek vardı? Bunun benim zihnim...

Yayınlandı
March 5, 2024
Güncellendi
January 3, 2025

Müzakere-Münakaşa ve Fırkalaşma

Müzakere, farklı fikirlerin tartışılması demek. Mesela ilmi bir müzakerede taraflar adıkları farklı pozisyonları birbirlerinin nazarına vererek kendi pozisyonlarının neden daha hakikatli olduğunu savunabilirler. Müzakereler en azından amaç itibariyle yapıcı iken, münakaşalar genellikle yıkıcı bir hal almaya meyleder. İki kişi müzakere etmeyi bırakıp münakaşa etmeye başladığında rahatsız olur ve elimizden geliyorsa tarafları sakinleştirmeye ve aralarını bulmaya çalışırız. Müzakere ve münakaşayı her zaman birbirinden kolayca ayırt edemeyebiliriz. Sırf tartışanlar seslerini yükselttiler diye karşımızdaki hadiseye münakaşa dersek, konuya fazlasıyla basit yaklaştık demektir. Belki de tartışanlar konuya kendilerini kaptırdıklarından ve heyecanlandıklarından ötürü o şekilde davranıyorlar. Belki de bir tartışmanın müzakere mi yoksa münakaşa mı olduğundan daha önemli meseleler de var. Biz bir tartışmaya ister müzakere ister münakaşa diyelim, eğer ki fırkalaşmayı netice veriyorsa, sonucu itibari...

Yayınlandı
February 25, 2024
Güncellendi
February 8, 2026

Beraat

Beraat kelimesi ilk etapta bana bir suçtan beraat etmeyi ve temize çıkmayı hatırlatıyor. Kur’an’ın bu kelimeyi kullandığı bağlam ise çok farklı: بَرَٓاءَةٌ مِنَ اللّٰهِ وَرَسُولِه۪ٓ اِلَى الَّذ۪ينَ عَاهَدْتُمْ مِنَ الْمُشْرِك۪ينَ “Bu, Allah ve O’nun elçisi tarafından, müşriklerden anlaşma yaptıklarınıza yönelik bir ilişik kesme ilanıdır!” 9:1 Görüldüğü üzere, suçtan aklanma, temizlenme, temize çıkma olarak bildiğimiz beraat kelimesi aynı zamanda ilişik kesmeyle de alakalı. Tabii feshedilen anlaşma ve kesilen ilişki müşriklere ve şirke yönelik. Manayı muhalifi ile ise, iman edenlere ve imana yönelik bir ilişki kurma ve safları sıklaştırma girişimi olarak düşünülmeli. Değilse, ayetin “yanlış yaptığını düşündüğünüz kimselerle ilişkinizi kesin” dediğini zannedebiliriz ki, bence bu ayetin vermek istediği dersin tam aksi. Bilakis şirk ile ilişkimizi kesmemiz, kendimizin ve başkalarının müşrik yönü ile olan antlaşmamızı atmamız ve mücadeleye başlamız salık veriliyor. Şirk en büyük bir zulüm o...

Yayınlandı
February 24, 2024
Güncellendi
February 8, 2026

Zaaf, Muzaaf, Riba ve Terbiye

Bu dört kelime birbiriyle ilişkili kavramlar. Zaaf ve zayıf kelimeleri yaklaşık eş anlamlı. Aynı kökü (ضعف) paylaşan muzaaf kelimesi ise kat kat artmış anlamında. Mesela, “Kâinatta, bittecrübe, herşeyin bir nokta-i kemâli vardır. O şeyin, o noktaya bir meyli vardır. Muzaaf meyil, ihtiyaç olur. Muzaaf ihtiyaç, iştiyak olur. Muzaaf iştiyak, incizap olur.” 24. Söz Muzaaf meyil ve ihtiyaç zaafiyetten kaynaklanıyor. Mesela hayata yeni merhaba demiş nazenin bir fidanın zaafiyeti ona gelişip büyüme meylini ve ihtiyacını veriyor. Fidanın böyle bir zaafiyeti olmasaydı, büyümek ve ağaç olmak gibi bir meyli de olmayacaktı. Zaafiyet arttıkça, meyil ve ihtiyaç da muzaaf tarzda artıyor. Fidandan ağaca giden kuvvetlenme sürecine ise terbiye deniyor. Bitkilerin ve hayvanların terbiyesi maddi cinsten. İnsanın terbiyesi ise hem maddi hem de manevi cinsten. Terbiye ile aynı kökü (ربو) paylaşan ve Türkçe’de faiz olarak bildiğimiz riba “artan” demek. Riba olumsuz, dünyevi, ismi, maddi ve yanıltıcı bir ar...

Yayınlandı
February 24, 2024
Güncellendi
August 18, 2025

Melekler Neyi Bilebilir?

Varlığın sahibi bilinmeyi irade ettiği için bize yokluğu tecrübe edebilme kabiliyetini vermiş. Şer ve adem olmadan bilme dediğimiz eylem gerçekleşmiyor. Varlık var olsa da, varlığın varlığını ve onun sair özelliklerini onların yokluğunu tecrübe etmeyen bilemiyor. Acaba hakikaten böyle mi? Mesela hayvanlar hiçbir şeyi “bilemiyorlar” mı? Görebildiğimiz kadarıyla onlar hayata dair pek çok şeyi bir nevi bilerek geliyorlar ve kendi hayatlarına bakan bilmedikleri eksik ne varsa, bize göre gayet kısa bir zamanda onları ediniyorlar. Fakat kabiliyetleri ziyadesiyle kısıtlı olduğundan, bizim gibi vehmi çizgiler çizerek malikiyet gibi mefhumlar üretemediklerinden ve nesilden nesile aktaramadıklarından, basit enelerini Yaratıcılarını tanıma maksadıyla kullanamıyorlar. Bizim gibi hayrı kabul ediyorlar, şerre merci oluyorlar ve halleriyle ibadet ediyorlar -- ta ki insan esmayı talim etsin. İnsandan başka kimse esmayı talim edemiyor, yani yeni bilgi üretemiyor. Bu konuyu insanın yaratılma maksadını...

Yayınlandı
February 15, 2024
Güncellendi
November 4, 2024

Erkekler ve Binalar

Bu alem bina edildi. İnsan da evini ve evlatlarını bina etti. Fakat bu binasında genellikle kız evlatlardan çok erkek evlatlarını dayanak noktası olarak gördü. Günümüzde bu durumun eskisi gibi olmadığı söylenebilir. Artık hanımlar da erkekler gibi kariyer yaptıklarından, anne babalarına erkeklerden daha çok sahip çıkıyor olabilirler. Burada mühim olan anne babanın çocuğuna hangi nazarla baktığı ve onu kendine bir güvence olarak görüp görmediği. Ragıp-el İsfahani erkek evlat ile bina kelimeleri arasındaki ilişkiyi şöyle açıklıyor: “Lokman oğluna öğüt vererek: يَا بُنَيَّ لا تُشْرِكْ بِاللَّهِ Ey oğulcuğum! Allah’a ortak koşma (31/Lokmân 13). Böyle demesinin nedeni, onun babası için bir bina oluşundandır; çünkü onu yapan babadır. Cenab-ı Allah, kendisini, onun icadında bir bina kılmıştır.” Müfredat Dilerseniz erkek evlat ve bina kelimelerinin Kur’an’daki kullanımları üzerine biraz düşünelim. Mesela, اَلْمَالُ وَالْبَنُونَ ز۪ينَةُ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا “Mal ve erkek evlatlar dünya hayatı...

Yayınlandı
February 13, 2024
Güncellendi
January 12, 2025

Hayrı Kabul Etmek ve Şerre Merci Olmak

18. Söz’de şöyle bir parça var: “[Ey nefsim] sen, benim cismimde, âlemdeki tabiata benzersin. İkiniz hayrı kabul etmek, şerre merci olmak için yaratılmışsınız. Yani, fâil ve masdar değilsiniz; belki münfail ve mahalsiniz. Yalnız bir tesiriniz var. O da, hayr-ı mutlaktan gelen hayrı güzel bir surette kabul etmemenizden, şerre sebep olmanızdır.” Fail-münfail meselesine girmeden önce, fiilleri hayır ve şer olarak iki gruba ayırmak lazım. Hayır fiiller varlığı koruyor ve artırıyor – ağaç yetiştirmek gibi. Tahrib cinsinden olan şer fiiller ise varlığı azaltıyor ve yok ediyor – bir evi yakmak gibi. Bu parçada hayır fiillerden bahsediliyor. İkinci bir husus, müellif “fâil ve masdar değilsiniz” cümlesi ile hayır fiillerin Yaratıcıya bakan vechesinden bahsediyor. “Fail değilsin” ile hayır fiillerimize varlık verenin biz olmadığımızı, “masdar değilsin” ile de hayır fiillerimizin husule gelmesini istemenin de bize ait olmadığını söylüyor. Zira varlığı sevmek ve artmasını istemek de bize verildi....

Yayınlandı
February 2, 2024
Güncellendi
January 6, 2026

Mizan

Mizan kelimesiyle eş anlamlı kelimeler şöyle: tartı, terazi, ölçü aleti. Edebiyattan bildiğimiz vezin kelimesi de aynı kökten ve yaklaşık eş anlamlı. Rahman suresinde mizan kelimesi dikkat çekici bir tarzda arka arkaya üç kez geçiyor: وَالسَّمَٓاءَ رَفَعَهَا وَوَضَعَ الْم۪يزَانَ “Semayı yükseltti ve mizanı kurdu.” 55:7 اَلَّا تَطْغَوْا فِي الْم۪يزَانِ “Mizanda taşkınlık yapmayasınız (ölçüyü aşmayasınız) diye.” 55:8 وَاَق۪يمُوا الْوَزْنَ بِالْقِسْطِ وَلَا تُخْسِرُوا الْم۪يزَانَ “O halde ölçüde adaletli olun ve mizanı eksiltmeyin.” 55:9 55:7 semanın yükseltilmesi ile mizan arasında bir bağ kuruyor. 55:8 bizi mizanda taşkınlıktan, aşırı gitmekten ve sınırı aşmaktan, 55:9 ise mizanı eksiltmekten sakındırıyor. Burada bence önemli bir husus, ayet mizanda yani terazide eksik tartmayın demiyor, terazinin kendisini eksiltmeyin diyor. Hemen akla gelen soru: teraziyi eksiltmek ne demek? Üzerinde düşünmeye değer. 55:7 Rahman’ın fiiline bakarken, 55:8 ve 55:9 insanın ameline bakıyor. Mizanı kuran...

Yayınlandı
January 31, 2024
Güncellendi
November 26, 2024

Şerri Acele İstemek

Daha önceki bir yazıda hayırda acele etmek ile hayrı acele istemek arasındaki farka dikkat çekmiştim. Bu yazıda ise şerde acele etmenin yanlış olduğunun yeterince açık olduğunu umarak, şerri acele istemenin neden doğru olmadığına değineceğim. Hayrı acele istediğimiz gibi, şerri acele istemek gibi de bir problemimiz var mı? Kendimizin ve herkesin iyiliğini istediğimizi ve dolayısıyla böyle bir problemimiz olmadığını düşünebiliriz. Peki ya kötülük yapanlar ve yaptıkları kötülükler yanlarına en azından bu hayatta kar kalanlar? Onların hak ettikleri cezayı bir an önce almalarını içten içe istemiyor muyuz? Bu isteğimizin farkında olan Rabb, bize şu ayet ile cevap veriyor: وَلَا يَحْسَبَنَّ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اَنَّمَا نُمْل۪ي لَهُمْ خَيْرٌ لِاَنْفُسِهِمْۜ اِنَّمَا نُمْل۪ي لَهُمْ لِيَزْدَادُٓوا اِثْمًاۚ وَلَهُمْ عَذَابٌ مُه۪ين “Sakın ola ki gerçeği örtenler onlara mühlet vermemizi kendileri için bir hayır zannetmesinler. Biz onları sırf günahlarını artırsınlar diye mühlet veriyoruz. Onlar i...

Yayınlandı
January 21, 2024
Güncellendi
January 15, 2025

Hayırda acele etmek

“Hayırlı işlerde acele ediniz” mealindeki nebevi uyarıyı muhtemelen hepimiz biliriz. Burada kastedilen bir işi alelacele, üzerinde fazla düşünmeden yapmak değil, gerekli değerlendirmeyi yaptıktan, yapılması gerekenin ne olduğunu yani o işin hayır olduğunu tesbit ettikten sonra, artık o işi ertelemeyin demek. Bu konuyla ilgili bir de şöyle bir ayet var: وَلَوْ يُعَجِّلُ اللّٰهُ لِلنَّاسِ الشَّرَّ اسْتِعْجَالَهُمْ بِالْخَيْرِ لَقُضِيَ اِلَيْهِمْ اَجَلُهُمْۜ فَنَذَرُ الَّذ۪ينَ لَا يَرْجُونَ لِقَٓاءَنَا ف۪ي طُغْيَانِهِمْ يَعْمَهُونَ “Eğer Allah, insanlara, hayrı çabucak istedikleri gibi, şerri de alelacele verseydi, onların hemen ecellerini getiriverirdi. Fakat bize kavuşmayı ummayanları kendi hallerine bırakırız da azgınlıkları içinde bocalayıp giderler.” 10:11 Bu ayete bakarak “hayrı çabuk istememizin ne zararı var?” diye düşünebiliriz. Evet, eğer ki bir hayır bizim teşebbüsümüze bakıyorsa, o işi geciktirmeden yapmalıyız. Fakat konu o teşebbüsümüzün sonucunu görmemiz yani o sonuca varlık...

Yayınlandı
January 21, 2024
Güncellendi
January 14, 2025

Affedici Kısas (Generous Tit for Tat)

Bu yazıyı okumadan mümkünse önce şu yazıyı okumanızı rica edeceğim. Teknik bir konuyu gayet güzel ve anlaşılır bir dilde anlatmış. En başarılı stratejinin “generous tit for tat” yani affedici kısas olduğunu simülasyonlar ile bulmuşlar ve bunun gerçek hayatta işlediğini biyoloji gibi farklı alanlarda göstermişler. Yazının sonundaki şu cümle dikkat çekici: “For every nine parts Moses, you need one part Jesus.” “Her dokuz Musa için, bir İsa’ya ihtiyaç var.” Musa’dan kasıt kısas, zira eski ahit kısasla muamele ediyor. İsa’dan kastedilen ise zulmedeni affetme. İkisini birleştiren tarzda bir strateji uyguladığınız zaman başarılı oluyorsunuz. Simulasyonlarda kullanılan puanları maddi kazanç olarak düşünebileceğimiz gibi, manevi kazanç şeklinde de değerlendirebiliriz. Maddeyi ve manayı ayırıp, “onlar maddeyi ve maddi kazancı çalışıyor, biz ise manaya talibiz” diyerek bu çalışmanın bize birşey ifade etmediğine hükmetmek bence yanlış olur. Tahminim o ki, eğer yazıyı yazanların aşağıdaki ayetten...

Yayınlandı
January 15, 2024
Güncellendi
December 29, 2025

Nefisten Yapılan Zevce ve İstenen Salih

هُوَ الَّذ۪ي خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ وَجَعَلَ مِنْهَا زَوْجَهَا لِيَسْكُنَ اِلَيْهَا “Sizi tek bir nefisten var eden ve ondan da, kendisinde sukunet bulması için onun zevcesini (eşini) yapan O’dur.” 7:189 Her birimiz tek bir nefisten var ediliyoruz. Yani buradaki hikayemiz nefsimize varlık verilmesi (خَلَقَ) ile başlıyor. O nefisten de onun zevcesi yapılıyor (جَعَلَ). Nefsimiz o zevce ile sukunet ve huzur bulur diyor ayet. Bunu bir evde huzur bulmak gibi düşünürsek, insanın kainat evinde misafir edilmesini, sakini olduğu o evi “zevcesi” edinmesine benzetebiliriz. Afakın enfüse zevce olması gibi. Enfüsün zevcesi olan afak yani hususi alem, bizzat nefsin kendisinden yapılıyor. Her bir canlının afaki alemi onun nefsine takılı özelliklere göre şekil alıyor. En kapsamlı afak insana ait. İnşası da uzunca bir zaman alıyor. Mustafa Ulusoy afakın inşa edilme sürecini insanın nesne temsilleri aracılığıyla tüm kainatı içine alması olarak tarif etmiş: "Dışarıdaki kainatın insanın içinde...

Yayınlandı
January 13, 2024
Güncellendi
January 14, 2025

Cennetteki Eşler

Cennetteki eşler şu şekilde tasvir ediliyor: وَعِنْدَهُمْ قَاصِرَاتُ الطَّرْفِ اَتْرَابٌ “Ve yanlarında gözlerini kendilerinden başkasına dikmeyen, kendileriyle yaşıt eşler vardır.” 38:52 فَجَعَلْنَاهُنَّ اَبْكَارًا عُرُبًا اَتْرَابًاۙ “Onları bakireler kıldık. Güzel sözlü, denk ve uyumlu.” 56:36 Bu ayetlerde geçen kelimeler hakkında Râgıb el-İsfehânî'nin el-Müfredât’ından bazı notlar: قَاصِرَةُ الطَّرْفِ : Bakışını caiz olmayanlara uzatmayan. وَعِنْدَهُمْ قَاصِرَاتُ الطَّرْفِ أَتْرَابٌ : Yanlarında bakışlarını yalnız eşlerine diken kendileriyle yaşıt güzeller vardır (38:52). Yani, aynı günde doğan ve birlikte yetişenler, demektir. Beraber büyüyüp yetiştikleri, eşitlikleri ve benzerlikleri ile birbirlerine çok yakın oldukları için, bu yönden göğsün kaburgalarına benzedikleri ya da beraber yeryüzüne geldikleri için bu ismi almışlardır. Yine denmiştir ki: Onların bu ismi almalarının nedeni, çocukluk demlerinde beraber toprakla oynamış olmalarındandır. لاَ فَارِضٌ وَلاَ بِكْرٌ “Ne yaşlı...

Yayınlandı
January 12, 2024
Güncellendi
January 3, 2025

İlim, malûma tâbidir

Nursi “kader, ilim nev’indendir; ilim, malûma tâbidir” konusunu açıklarken şu kritik cümleleri kullanıyor: “Hem ezel, mazi silsilesinin bir ucu değil ki, eşyanın vücudunda esas tutulup ona göre bir mecburiyet tasavvur edilsin. … Öyle ise, daire-i mümkinat içinde uzanıp giden zamanın mazi tarafında bir uç tahayyül edip, ona ‘ezel’ deyip, o ezel ilmine, eşyanın tertiple girmesini ve kendisini onun haricinde tevehhüm etmesi, ona göre muhakeme etmek hakikat değildir.” Bu konuyla ilgili bir süredir zihnimi şu iki soru kurcalıyor: (1) kendini ezel ilminin haricinde tevehhüm etmekten kasıt nedir ve (2) bunun ilmin maluma tabi olmasıyla ne alakası var? Bu sorulara tatminkar cevap verilmediği sürece, “ilim, malûma tâbidir” kaidesinin de gereği gibi anlaşılamayacağına kanaat getirdim. Eğer malum ilme tabi olsaydı, hadiseler Yaratıcı onların nasıl olacağını bildiği için onlar öyle olurdu. Bir başka deyişle, Yaratıcının ezeli ilmi ve külli iradesi hadiselerin zaman boyutunda ardı sıra nasıl şekil...

Yayınlandı
January 11, 2024
Güncellendi
April 20, 2025

Fiilin Bidayeti

Kader ve cüzi irade bahsindeki üç görüş şu cümleler ile özetleniyor: “Meselâ, halk-ı ef'al meselesinde Cebr mezhebi ifrattır ki, bütün bütün insanı mahrum eder. İtizal mezhebi de tefrittir ki, tesiri insana verir. Ehl-i Sünnet mezhebi vasattır. Çünkü bu mezhep, beyne-beynedir ki, o fiillerin bidayetini irade-i cüz'iyeye, nihayetini irade-i külliyeye veriyor.” Bu parağrafın vurguladığım kısmına göre, bir fiilin başlangıcı bize, nihayeti Yaratıcıya ait. Başlangıçtan kasıt, fiile varlık verilmesini istemek. Hasta bir kimsenin sağlıklı olmayı istemesi gibi ve bunun için ilaç almaya niyetlenmesi gibi. Nihayetten kasıt, abdin duasına harici vücud cinsinden verilen cevap. İlacı alan hasta genellikle iyileşiyor, bazen de iyileşmiyor. Aşağıdaki temsil bahis konusu bidayet-nihayet meselesini açıklar mahiyette: “Teşbihte hata olmasın, sen bir iktidarsız çocuğu omuzuna alsan, onu muhayyer bırakıp "Nereyi istersen seni oraya götüreceğim" desen; o çocuk yüksek bir dağı istedi, götürdün. Çocuk üşüdü...

Yayınlandı
January 10, 2024
Güncellendi
April 5, 2026

Tüfek atmasaydı...

Gençlik zamanımda Back to the Future adında çok sükse yapan bir film izlemiştim. Filmin kahramanı bir zaman makinesi vasıtasıyla geçmişteki olayları değiştirerek farklı bir gelecek inşa etmeye çalışıyor. Herkesin kendi hayatında değiştirmek istediği veya değiştirdiğinde hayatının ne şekil alacağını merak ettiği kritik kararlar var. Bu sebepten ötürü olsa gerek, bu film büyük kitlelere hitap etmişti. Geçmişi değiştirememek neredeyse herkesin kişisel bir problemi olmuş. Herkes dermanı olmayan bu derde düşmüş. Zamanda yolculuk hakkında felsefi tartışmalar yapılmış, romanlar yazılmış, filmler yapılmış. Dini literatürde bu konu kadere iman başlığı altında işleniyor ve Kur’an bu husustaki nihai hükmünü şu ayet ile bildirmiş: يَقُولُونَ لَوْ كَانَ لَنَا مِنَ الْاَمْرِ شَيْءٌ مَا قُتِلْنَا هٰهُنَاۜ قُلْ لَوْ كُنْتُمْ ف۪ي بُيُوتِكُمْ لَبَرَزَ الَّذ۪ينَ كُتِبَ عَلَيْهِمُ الْقَتْلُ اِلٰى مَضَاجِعِهِمْ “Diyorlar ki: ‘Emirden bizde bir hisse olsa idi, burada öldürülmezdik.’ Onlara şöyle söyle: ‘Eğe...

Yayınlandı
January 9, 2024
Güncellendi
May 24, 2025

Cüzi İrade

Cüzi irade meselesi kelamcılar arasında ziyadesiyle tartışılmış. Mutezile “fiil insana verilmediği takdirde insanın iradesinden ve sorumluluğundan bahsedemeyiz” demiş. Cebriye ise Yaratıcının herşeyin hakiki faili ve külli irade sahibi olduğunu vurgulayarak “biz fiillerimizin sahibi değiliz, fiillerimiz bizim etkimiz olmaksızın ilâhî irade ve kudretin tesiriyle gerçekleşir, bize düşen tevekkül etmek” demiş. Biz bu iki pozisyonu ifrat ve tefrit olarak görüyoruz. Fiillerimize varlık vermediğimizi ve fakat tercihlerimizi sahiplenmemiz gerektiğini düşünüyoruz. Öte yandan, genel itibariyle tercihlerimize ilaveten fiillerimizi de sahiplenerek, Mutezili bir tarzda konuşuyoruz ve yaşıyoruz. Geçmişe kader cihetiyle, geleceğe ise iradi sorumluluğumuz cihetiyle bakmamız gerektiğini biliyoruz. Fakat yapacağımız her seçim ve o seçimlerin sonuçları birgün mutlaka geçmişte kalacaksa ve onlara da kader cihetiyle bakacaksak, istikbale bakan kararlarımızdan sorumlu olmamız bizim için ne kadar ikna edic...

Yayınlandı
January 2, 2024
Güncellendi
July 8, 2026

Arzda kaybolmak

وَقَالُٓوا ءَاِذَا ضَلَلْنَا فِي الْاَرْضِ ءَاِنَّا لَف۪ي خَلْقٍ جَد۪يدٍۜ بَلْ هُمْ بِلِقَٓاءِ رَبِّهِمْ كَافِرُونَ “Ve dediler: Arzın içinde kaybolduktan sonra mı yeni bir yaratılış içinde olacağız? Hayır, onlar Rablerine kavuşmayı inkâr etmektedirler.” 32:10 Bu ayet sarih yani açık anlamı itibariyle, ölümden ve bedenin toprağa dönüşmesinden sonra gerçekleşeceği haber verilen dirilişin insan nezdindeki inanılırlığını problematize ediyor. Nitekim takip eden ayet ölümden ve Allah’a dönüşten bahsediyor ve kişi yeni bir yaratılışın varlığına ve olacağına inanmakta güçlük çekiyor. Bu konu Kur’an’da ziyadesiyle gündeme getiriliyor. Zira “ahirete inandım” demekle konu kapanmıyor. Yaşadığımız çeşitli tecrübeler bize halen ayette belirtilen tavrın içinde olduğumuzu ve ahirete iman eğitimimize devam etmemiz gerektiğini salık veriyor. Bu yazıdan maksadım bu konu değil. Yukarıdaki ayete farklı bir açıdan da bakılabileceği kanaatindeyim. Ayette arzın içinde kaybolmak için kullanılan fiil dalalete...

Yayınlandı
December 17, 2023
Güncellendi
January 2, 2025

Emaneti Yüklenmek ve Eda Etmek

Bir emaneti eda edebilmek için, öncelikle onu yüklenmek yani üstümüze almış olmak lazım. Mesela namazı eda etmek için önce namaz “borcunun” bizde tahakkuk etmesi lazım. Bu da ancak “bende bana ait olmayan bir şey var” diyebilmek ve bunun da ötesinde “ben” ve “benim” mefhumlarına sahip olmakla mümkün. Bunlar olmadan, ne “ben” ne de “benim” veya “benim değil” demek mümkün değil. Enfüs ile afak ayrımına göre “ben” enfüs, diğer herşey de afak oluyor. Zaten kesret dediğimiz mefhum “ben ve o” ayrımından doğuyor. İnsan kendisi ile başkaları arasına bir sınır çekerek böyle bir ayrım yapamasaydı, diğer eşya ile arasına sınır çekemez, kesret diye bir mefhumu edinemez ve kesrete düşemezdi. Kesreti netice veren manayı ismi nazara göre her bir şey diğer şeylerden ayrı, sadece kendini gösteriyor ve kendine malik. Eşya arasındaki nihayetsiz ilişkileri dikkate alan ve eşyanın sahibine bakan anlam boyutunu ifade eden manayı harfi nazara göre ise her bir şey diğer herşeyle irtibatlı, kendilerine varlık...

Yayınlandı
November 16, 2023
Güncellendi
November 7, 2024

Esef ve İntikam

Tevrat ve İncil’de geçen şu ayet ilgi çekici: “İnsanı yarattığına pişman oldu. Yüreği sızladı. ‘Yarattığım insanları, hayvanları, sürüngenleri, kuşları yeryüzünden silip atacağım’ dedi, ‘Çünkü onları yarattığıma pişman oldum.’” Yaratılış 6 Kendi kendime dedim ki, yahu bu Yahudi ve Hristiyanlar nasıl bir yaratıcıya inanıyor ki, eserini tanımıyor, yaptığı işin sonuçlarını göremiyor ve insanlar gibi pişman olup işini düzeltmeye çalışıyor. Allah hepsine hidayet etsin… Kur’an’ın aşağıdaki ayeti de ilk bakışta yukarıdaki İncil ayetine bir hayli benzer: فَلَمَّٓا اٰسَفُونَا انْتَقَمْنَا مِنْهُمْ فَاَغْرَقْنَاهُمْ اَجْمَع۪ينَ “Nihayet onlar bizi esefe sevk edince, biz de onlardan intikam aldık. Derhal onların hepsini suda boğduk.” 43:55 Esef kelimesinin sözlük anlamlarından biri pişman olmak. Kelimeyi bu şekilde anladığımızda, 43:55 “Bizi pişman ettikleri zaman onlardan intikam aldık” demiş gibi oluyor ki, bu da Tevrat ve İncil’deki anlam ile birebir örtüşüyor. Bu kitapları ve onların müntesip...

Yayınlandı
November 11, 2023
Güncellendi
September 28, 2024

Şemse ve Kamere Secde Etmeyin

وَمِنْ اٰيَاتِهِ الَّيْلُ وَالنَّهَارُ وَالشَّمْسُ وَالْقَمَرُۜ لَا تَسْجُدُوا لِلشَّمْسِ وَلَا لِلْقَمَرِ وَاسْجُدُوا لِلّٰهِ الَّذ۪ي خَلَقَهُنَّ اِنْ كُنْتُمْ اِيَّاهُ تَعْبُدُونَ “Güneş ve ay, gece ve gündüz, O’nun ayetlerindendir. Ne güneşe ne de aya secde etmeyin; onları yaratan Allah’a secde edin – eğer yalnız Allah’a ibadet ediyorsanız.” 41:37 Güneşe ve aya secde ediyor muyuz? Literal anlamda etmediğimiz bariz. O halde burada bize verilen emir ne olabilir? Zira vahyin bizi hiç yapmadığımız bir hata hakkında uyarması abes olur. Dört adet ayet nazara veriliyor ve bunların ikisine secde etmeyin deniyor. Demek ki problem gece ve gündüz ayetlerinden ziyade, güneş ve ay ayetlerinde. Bunun bir sebebi şu olabilir: gece ve gündüzün varlığı güneşe bakıyor. Güneş ışığı dünyaya geldiğinde gündüz oluyor, gaybımıza düştüğü zaman da gece geliyor. Gecenin karanlığında yakın semada kendini gösteren ay bu sefer dikkatimizi çekiyor. “Ona secde etme!” uyarısının yöneltildiği iki ayetin ikisi de se...

Yayınlandı
October 23, 2023
Güncellendi
January 25, 2025

Tesettür neden bir ihtiyaç?

Tesettür kelimesini duyduğumuzda aklımıza başörtüsü ve pardesü gibi hanım kıyafetleri geliyor. Bir şeyi “setr” (ستر) etmek onu örtmek, korumak ve saklamak demek. Dinin getirdiği setr-i avret prensibi avret yerlerinin örtülmesi hakkında. Erkeklerin de avret yerleri, güzelliği ve örtmeleri gereken yerleri var. Tesettür her ne kadar erkekleri de birinci elden ilgilendirmesi gerekse de, pratikte bu konu bayanlar için daha büyük öneme sahip gibi gözüküyor. Bazı istisnalar hariç herkesin belli bir ayıp kavramı var ve herkes vücudunun belli bazı yerlerini toplum içinde açmaması gerektiğini biliyor. Bu türden bir örtme eylemine tesettür denilemez, zira tesettür İslam’ın getirdiği bir nişan, yani onun toplumda uygulandığını gösteren bir izdir. Bir örtünme eylemi ancak İslam emrettiği için uygulanıyorsa tesettür kapsamına girer. Mesela bir genç kız sırf ebeveyninin baskısından ötürü başını örtüyorsa, o örtünmenin tesettür olmadığı söylenebilir. O halde tesettür bilinci örtünme eylemini önceleme...

Yayınlandı
October 22, 2023
Güncellendi
November 26, 2024

İman nedir?

İman, insanın tecrübe ettiği varlığı anlamlandırırken kullandığı teorik modeldir. Duyularıyla dünyasına gelen her algıyı bu teorik modele göre renklendirir, yani yorumlar. En avamdan en havassa kadar herkesin bir varlık modeli vardır. Tüm anlamlandırmalar bu model üzerinden gerçekleşir. Her ne kadar dışımızda haricî bir gerçeklik olsa da, biz o gerçeklik ile doğrudan temasa geçemeyiz. Biz ancak o gerçekliği duyularımızla algılayıp yorumlayarak varlık modelimize uyacak şekilde ve bazen de o modeli güncelleyerek içselleştiririz. Durmaksızın gerçekleşen tecrübe ve yorumlarımız ile bize özel hususi bir âlemimiz olur ve hep o hususi âlemin içinde yaşarız. Kur’an, bu hususi âlemi bir eve benzetir. Bizi, evimizi cehennemin kıyısına yapıp o evle birlikte cehenneme yuvarlanmaktan sakındırır (9:109). Zira varlığa aşık olan insan için en büyük acı kaynağı, kendisindeki özelliklerin ve kainattan edindiklerinin yokluğa gitmesidir. İnsanın evini sırat-ı müstakim (emniyet) üzerine yapmasının yolu, va...

Yayınlandı
October 22, 2023
Güncellendi
March 23, 2026

Şerrin Kıymeti

Şer öyle bir mesele ki, hangi kaynağı okursak okuyalım, üzerinde ne kadar mesai harcarsak harcayalım, anlayamadığımız, çözümleyemediğimiz veya özümseyemediğimiz noktaları mutlaka kalacak. Zira şer her insanın zihnini ömrü boyunca meşgul etmesi amacıyla âlemlerin Rabbinin özellikle seçtiği bir konu. Tahrif olmuş diye küçümsediğimiz Hristiyanlık, bilime karşı kaybettiği savaşa rağmen, bugün halen dünyanın sayıca en büyük dini ise, şer meselesine getirdiği “ilk/orijinal günah” açıklamasının ve uygulamaya koyduğu günah çıkarma gibi pratik çözümlerin bunda önemli payı var. Pek çok insan “Eğer Tanrı mutlak iyi ise, bu kadar kötülüğe nasıl izin veriyor?” sorusuna cevap bulamadıkları için ateist veya agnostik oluyor. Bu meseleyi hallettiğini düşünen pek çok müslüman, kötülüğü tecrübe edenlere "sık dişini geçecek, ama bak bu tarafta iyilik de var, aklın ve duyguların kabul etmese de teslim ol, burada sıkıntı çekiyoruz ama ahiret bizim" gibisinden başka bir teklif getirmiyorlar. Demek ki kendi...

Yayınlandı
April 6, 2023
Güncellendi
March 8, 2026

Koyun Davası

Davud’a (asm) başvuran iki davacının kıssasından haberiniz olmuştur. İlgili ayetleri aşağıya alıyorum: وَهَلْ اَتٰيكَ نَبَؤُ۬ا الْخَصْمِۢ اِذْ تَسَوَّرُوا الْمِحْرَابَۙ “Hasım kıssasının haberi sana geldi mi – hani onlar mihraba (mâbede) tırmanmıştı?” 38:21 اِذْ دَخَلُوا عَلٰى دَاوُ۫دَ فَفَزِعَ مِنْهُمْ قَالُوا لَا تَخَفْۚ خَصْمَانِ بَغٰى بَعْضُنَا عَلٰى بَعْضٍ فَاحْكُمْ بَيْنَنَا بِالْحَقِّ وَلَا تُشْطِطْ وَاهْدِنَٓا اِلٰى سَوَٓاءِ الصِّرَاطِ “Davud’un yanına girince, onlardan telaşlanıp korktu. Bunun üzerine: ‘Korkma!’ dediler, ‘Biz iki hasımız. Birimiz ötekinin hakkına tecavüz etti. Şimdi aramızda adaletle hükmet, doğrudan ayrılma ve bizi doğru yola ilet.’” 38:22 اِنَّ هٰذَٓا اَخ۪ي لَهُ تِسْعٌ وَتِسْعُونَ نَعْجَةً وَلِيَ نَعْجَةٌ وَاحِدَةٌ فَقَالَ اَكْفِلْن۪يهَا وَعَزَّن۪ي فِي الْخِطَابِ “‘Bu benim kardeşim. Onun doksan dokuz koyunu var, benimse [sadece] bir koyunum. Bana ‘onu bana ver’ dedi ve beni bu tartışmada mağlup etti’.”38:23 قَالَ لَقَدْ ظَلَمَكَ بِسُؤَالِ نَعْجَتِكَ اِلٰى ن...

Yayınlandı
May 8, 2021
Güncellendi
March 14, 2025

Diriliş gününe nazar etmek

Bu yazıda, İblis’in Rabbine ilettiği aşağıdaki talep üzerine düşüneceğiz: قَالَ رَبِّ فَاَنْظِرْن۪ٓي اِلٰى يَوْمِ يُبْعَثُونَ “Dedi: ‘Rabbim, öyleyse onların dirilecekleri güne kadar bana süre tanı.’” 38:79 Aynı talep 7:14 ve 15:36’da da geçiyor. Ayette geçen اَنْظِرْن۪ٓي kelimesi istisnasız “bana süre tanı / mühlet ver” şeklinde meallendiriliyor. Malumunuz, İblis bu sözü Âdem’e secde emrine itaat etmeyişinden hemen sonra söylüyor. Belli ki sadece Âdem’den değil, tüm insanlıktan bahsediyor. Demek ki Âdem’in neslinin yürüyeceğini biliyor. İlaveten, insanlık için bir diriliş günü olduğunu da biliyor. Bu demektir ki insanların öleceğini de biliyor. İlaveten, “süre” istediğine göre, zaman mefhumuna sahip. Zaman, içinde bulunduğumuz bu alem şartlarına ait bir mefhum olduğuna göre, buranın şartlarını da biliyor. Halbuki Âdem daha yeni yaratılmış ve ona secde edilmesi daha yeni emredilmişti. Daha Cennete bile konulmamıştı. İblis tüm bunları nereden biliyordu? Ayette geçen اَنْظِرْن۪ٓي kel...

Yayınlandı
February 27, 2021
Güncellendi
July 22, 2025