Kemiyetin Önemi

Image from vecteezy.com

Kemiyetin (sayının) keyfiyete (kaliteye) nazaran öneminin olmadığını çok duymuşsunuzdur. Bunda bir hakikat payı var elbet. Risalelerde kemiyetin keyfiyete nazaran önemsiz olduğunu söyleyen pek çok parça var. Mesela:

“Kemiyetin, keyfiyete nisbeten ehemmiyeti yok. Asıl ekseriyet, keyfiyete bakar. Meselâ, yüz hurma çekirdeği bulunsa, toprak altına konup su verilmezse ve muamele-i kimyeviye görmezse ve bir mücahede-i hayatiyeye mazhar olmazsa, yüz para kıymetinde yüz çekirdek olur. Fakat su verildiği ve mücahede-i hayatiyeye maruz kaldığı vakit, sû-i mizacından sekseni bozulsa, yirmisi meyvedar yirmi hurma ağacı olsa, diyebilir misin ki, "Suyu vermek şer oldu, ekserisini bozdu"? Elbette diyemezsin. Çünkü o yirmi, yirmi bin hükmüne geçti. Sekseni kaybeden, yirmi bini kazanan zarar etmez, şer olmaz.”

Burada enteresan nokta, keyfiyete nazaran kemiyetin öneminin olmadığını anlattığı bu parçada bile, argumanını kemiyeti kullanarak ispat ediyor. Yirmi bin hükmüne geçen yirmi tohum, çürüyen seksen tohuma nihai anlamda kemiyet itibariyle galip geliyor. O yirmi tohum ile çürüyen tohumlar arasındaki fark keyfiyet olsa da, aralarındaki kıyas yine kemiyet üzerinden yapılıyor. Madem ki kıyas kemiyete göre yapılıyor ve nihai karar kemiyet itibariyle veriliyor, “kemiyet hepten önemsizdir” diyor olamaz.

İlaveten, kemiyette yani saymada da bir fayda olmalı. Yaratılan her şeyde Yaratıcıya bakan bir veche varsa, kemiyetin bize faydası olan bir yönü olmalı. Bir şeyleri çoğaltma isteğini, sayma ve muhasebe etme kabiliyetlerimizi fıtratımıza biz koymadık. “Sayıyla uğraşmamak lazım” diyenler, sayma ile ilgili (computational) disiplinleri direk veya dolaylı olarak önemsiz addediyorlar. Vurgunun nereye yapıldığı kadar nereye yapılmadığı da önemli. “Sayılar önemsizdir” tavrı hem hakikat olmasi hasebiyle, hem de sayısal disiplinlerin hayatın her alanında devrim yaptığı böyle bir zamanda kabul edilebilir bir duruş değil.

Buna ilaveten, rasulullah (asm) “evleniniz ve çoğalınız; sizin (sayısal) çokluğunuzla iftihar ederim” demiş . Kemiyetin hiçbir kıymeti olmasaydı, böyle söylemezdi. Benzer şekilde, bir öğretmen eğittiği öğrencilerin sayısının yüksek olmasıyla iftihar eder ve “sayılarının kıymeti yok” demez.

Bu konuyla ilgili sıklıkla karşımıza çıkan bir ayet:

اَلْهٰيكُمُ التَّكَاثُرُ

“Çoğaltmak sizi helak etti.” 102:1

Sureye ismini veren bu ayette geçen tekasur kelimesi ile kesret ve teksir (çoğaltma) aynı kökten. Eşyadaki vahdet sikkesini, yani her eşyanın diğer tüm eşya ile olan irtibatını ve hepsinin tek elden çıkıyor olması gerektiğini görmediğimizde kesrete düşüyoruz ve eşyayı teksir ediyoruz. Aslında varlık tek iken ona çok muamelesi yapıyoruz. Farklı eşyanın kendine has isimlerinin olması bir şeyi değiştirmez. Bir insan bedeninin parçalarının da kendine has isimleri var -- kalp, beyin ve mide gibi. Fakat o parçaların isimlerinin olması, hepsinin bütününü tek bir beden olarak görmemize engel değil. Benzer şekilde, kainat da aslında büyük bir insan gibi tek bir beden (insan-ı kebir). Manayı ismi nazar eşyaya kendi adına baktığı için, her bir şeyi müstakil görüyor ve kesrete düşüyor.

Binaenaleyh, yukarıdaki ayette bahsedilen çoğaltma kemiyet yerine teksir etme yani kesrete düşme şeklinde anlaşılmalı. Bizi helak eden kesrete düşmek, bir şeyleri saymak, ölçmek, tartmak veya artırmak değil. Saymanın, artmanın ve çoğalmanın kendisinde bir problem yok. Eşyadan edindiğimiz mananın artması kadar eşyanın maddesinin veya miktarının artması da bizi memnun edebilir. Eşya mabeyninde vahdet gördüğümüz sürece bunların hepsi güzel şeyler.

Konuyla alakalı bir başka ayet:

اِنَّهُ فَكَّرَ وَقَدَّرَۙ فَقُتِلَ كَيْفَ قَدَّرَۙ ثُمَّ قُتِلَ كَيْفَ قَدَّرَۙ

“Şüphesiz o düşündü taşındı, ölçtü biçti. Canı çıkasıca, ne biçim ölçtü biçti! Sonra (tekrar ölçtü biçti), canı çıkasıca, nasıl ölçtü biçti!” 74:18-20

Miktar, ölçmek, tartmak, takdir etmek gibi mefhumların hepsi birbiriyle ve kemiyetle alakalı, yani belli bir anlam ağının öğeleri. Ölçüyü tanımlamadan ve miktarı ölçmeden hiçbir şeyi tartamayız ve kıymetini takdir edemeyiz.

Ölçmek ile bilmek ve isimlendirmek arasında da önemli bir bağ var ve bu bazen gözden kaçabiliyor. Bir vakit İhsan Fazlıoğlu’ndan “tanımlayan (isim koyan) yönetir” diye bir söz duyduğumu hatırlıyorum. Mesela şu söyleşide “bilen yönetir” diyor. Bir şeyi ilk elden tanımlayan ve kavramlaştıran kimse onu en iyi bilebilir; diğer insanlar o şeyi onun kadar iyi bilemezler. Eşyanın Sahibi, eşyanın çalışılmasına, ona isim koyulmasına ve onun hakkında kavramlar ve anlam ağları üretilmesine o kadar önem veriyor ki, bunları daha iyi yapan milletlerin diğer milletler üzerinde hüküm sürmesine izin veriyor ve diğerlerini tarih sahnesinden ya siliyor veya etkisiz eleman derekesine indiriyor.

Bir şeyi tanımlayıp kavramlaştırırken de onu hem kemiyet (quantitative) ve hem de keyfiyet (qualitatively) açısından çalışmak lazım. Bilim camiası bu ikisini de yapıyor -- her ne kadar onlar eşyanın yakın semasında kalsalar ve daha ileri semalara yol aramasalar da. Yani hem nicel (empirical) hem de nitel (qualitative) çalışmalar var. Hatta nicel çalışmaların günümüzde çok daha ağırlıklı yapıldığını bilmemiz gerekir.

Özellikle son zamanlarda eşyanın nicel yani kemiyeti esas alan metotlarla çalışılmasının önemi çok bariz ortaya çıktı. Yapay zeka dediğimiz teknoloji, insanların ürettikleri manaları niceliksel olarak derleyip analiz ediyor ve akabinde kendisiyle ilişkiye geçen insanların ne tür bir cevap beklediklerini yine niceliksel açıdan doğru tahmin etmeye çalışarak insanların ürettiği türden bir metin yani mana öneriyor. Daha önce de kemiyetin önemi barizdi, fakat ilk kez bu teknoloji ile kemiyetten yani sayıdan keyfiyeti yani sadece insanın üretebildiği manayı sentetik de olsa endüstriyel seviyede üretmenin yolu açıldı. Bazıları yapay zekayı niceliksel mahiyetteki buhar makinesi ve internet devrimlerine benzetiyor. Bence yapay zeka bunlardan daha büyük bir devrim olacak.

Eşyayı ölçmek basit bir hadise değil. Matematikçi olmasam da, master seviyesinde aldığım bir matematik (real analysis) dersinde konu ölçme ve ölçünün (measure) ne olduğuna geldiğinde, kafamın çok karıştığını ve basit gördüğüm ölçü mefhumunun aslında ne kadar kompleks olduğunu farkettiğimi hatırlıyorum. O zamandan beridir measure kelimesine çok saygı duyarım. Bu konuyla ilgilenenler mesela şu sayfaya bakabilir.

Kimyadan bildiğimiz kelvin ısı birimini bize kazandıran Lord Kelvin’den bazı sözler:

“To measure is to know.”

“If you cannot measure it, you cannot improve it.”

“When you can measure what you are speaking about, and express it in numbers, you know something about it; but when you cannot measure it, when you cannot express it in numbers, your knowledge is of a meager and unsatisfactory kind. It may be the beginning of knowledge, but you have scarcely, in your thoughts, advanced to the stage of science.”

Bu cümleler içinde özellikle sonuncusuna itiraz gelebilir. Bu zat empirik bir ekolden geldiğinden, sayıların ve ölçmenin önemini bir hayli vurgulamış. Ölçmeyi sadece sayılar ile yapmadığımızı farkedersek, kendisine daha çok hak vereceğimizi tahmin ediyorum. Mesela bir argümanın ne kadar sağlam olduğunu belli bazı mantıksal kriterlere göre ve fakat sayılara dökmeden ölçer ve tartarız. Tamamen mantık ürünü olduğunu farzettiğimiz soyut bir argümanın nazarımızda herhangi bir kıymeti olabilmesi için, onun somut, niceliksel ve şekilsel uzantılarını (sayım ve ölçümlerini) tecrübe ettiğimiz gerçeklikte müşahede edebilmemiz gerekir.

Ölçmek bu kadar önemli ise, İhsan Fazlıoğlu'nun “tanımlayan ve bilen yönetir” sözünün “ölçerek tanımlayan ve ölçerek bilen yönetir” şeklinde tashih edilmesi gerekir.

Bilimsel çalışmalar eşyanın Rabbine bakan vechesini çalışmıyor diye onları toptan çöpe atamadığımız gibi, eşyayı niceliksel metotlarla inceliyorlar diye de onları çöpe atamayız -- hele ki günlük hayatımız niceliksel bilim ve teknolojinin bize sunduğu bilgisayar ve cep telefonu gibi ürünleri kullanarak geçerken. Bilimin eşyadan onun Rabbine bakan bir mana çıkarmamasının sebebi onu niceliksel çalışması değil, vahye kulak vermemesi.

Tabii saymak ve ölçmek esas itibariyle Rabbe bakan vecheleri itibariyle kıymetli. Eğer saymak ve miktarla uğraşmak önemsiz ve gereksiz olsaydı, “o halde Yaratıcı neden bunları yapıyor” diye sormamız gerekirdi. Kur’an’dan örnek vermek gerekirse:

اِنَّا كُلَّ شَيْءٍ خَلَقْنَاهُ بِقَدَرٍ

“Her şeyi bir kadere göre ve belli bir miktar ile yarattık.” 54:49

O’nun herşeyi belli bir miktara göre yarattığını en iyi miktarın ve ölçmenin bilimini yapanlar, kavramlarını geliştirenler ve teknolojisini üretenler anlayabilir -- eğer ki vahye kulak verirlerse.

وَكُلَّ شَيْءٍ اَحْصَيْنَاهُ كِتَابًا

“Herşeyi bir kitapta sayarak kaydettik.” 78:29

O’nun herşeyi sayarak kaydettiğini en iyi saymanın (computation) ve kaydetmenin (electronic and physical storage) bilimini yapanlar, kavramlarını geliştirenler ve teknolojisini üretenler anlayabilir -- eğer ki vahye kulak verirlerse.

وَهُوَ سَر۪يعُ الْحِسَابِ

"O hesabı nihayetsiz bir hız ile görendir." 13:41

اِنَّ اللّٰهَ سَر۪يعُ الْحِسَابِ

"Şüphesiz Allah hesabı nihayetsiz bir hız ile görendir." 14:51

O’nun hesapları çabuk gördüğünü en iyi algoritma dizayn (hesap hızlandırma bilimi) uzmanları anlayabilir -- eğer ki vahye kulak verirlerse.

Tüm bunları kemiyetin de önemli olduğunu söylemek için anlattım. Yoksa keyfiyetin önemsiz olduğunu iddia edecek değilim.

Ortaçağda matematikçiler bugüne kıyasla pek itibar görmezlermiş. Rönesans sonrası ve özellikle de son yüzyılda bu durum bir hayli değişti ve matematik global medeniyetin en temel bilimi haline geldi. Yüksek zekalı insanlar eskiden felsefe ve dini ilimlerde uzmanlaşırken, bugünlerde matematiğin kullanıldığı computer science ve data science gibi alanlara yöneliyorlar. Böyle bir ortamda vahyin üst seviyedeki yorumlarının daha ziyade bu alanlara yönelenlerden gelmesi bizi şaşırtmamalı.