Neden biricik olmayı istiyoruz?

Image from vecteezy.com

Neden kendimizi kendimize özgü bir tarzda ifade etmek ve daha önce başkalarının yapmadığı yeni şeyleri ortaya koymak istiyoruz? Otantik benliğimizi keşfetmemiz neden bu kadar önemli? Bunu yapamadığımızda neden mutsuz oluyoruz?

Bu sorulara farklı cevaplar verilebilir. Bunlardan biri “ehadiyet sikkesi” denen mefhum hakkında. Kısaca, eşya üzerinden gözlemlenen ehadiyet tecellileri, el-Ehad isminin mührü mahiyetinde. Herhangi bir şeyin (çiçek, hücre, insan, vs.) kendi türüne ait diğer tüm fertlerden ayırt edilebilmesi, hiçbir ferdin diğer bir fert ile tıpatıp aynı olmaması; aynı zamanda, her bir şeyin kendi nevinin (türünün) bir ferdi olması ve nevde gözlemlenen düzeni bozmadan diğer fertler ve çevresel şartlar ile nihayetsiz bir uyum içinde olması; bunların hepsi bize her bir şeyin ancak bütünü var eden tarafından yapılabileceğini gösteriyor. Bunun kısa şekilde ifadesi, tüm kainatı yapamayan, an itibariyle gözlemlediğim elmayı yapamaz. Çünkü karşımdaki o tek elma hem diğer tüm elmalardan farklı, hem de kainat genelinde işleyen düzendeki hassas dengelere ihtiyaç duyan elma türünün bir ferdi.

Bu hususta mesela şu parçaya bakabiliriz:

“Eşya, vücut ve teşahhusatlarında, nihayetsiz imkânat yolları içinde mütereddit, mütehayyir, şekilsiz bir surette iken, birden bire gayet muntazam, hakîmâne öyle bir teşahhus vechi veriliyor ki, meselâ herbir insanın yüzünde, bütün ebnâ-yı cinsinden herbirisine karşı birer alâmet-i farika o küçük yüzde bulunduğu ve zâhir ve bâtın duygularıyla, kemâl-i hikmetle teçhiz edildiği cihetle, o yüz, gayet parlak bir sikke-i ehadiyet olduğunu ispat eder. Herbir yüz, yüzer cihetle bir Sâni-i Hakîmin vücuduna şehadet ve vahdetine işaret ettikleri gibi, bütün yüzlerin heyet-i mecmuasıyla izhar ettikleri o sikke, bütün eşyanın Hâlıkına mahsus bir hâtem olduğunu akıl gözüne gösterir.”

Yukarıdaki sorularla “neden bir nevin her bir ferdinde ayrı bir şahsiyet, ayrı bir alamet-i farika var?” sorusu birbirine paralel. Çünkü her bir fertte bir sikke-i ehadiyet var. Hiçbir kar tanesi diğerinin aynı değil. Ona o biricik şahsiyeti verebilmek için o ana kadar gelmiş ve o andan sonra gelecek tüm kar tanelerini bilmek ve ona göre tasarruf edebilmek gerekir. Kar taneleri birbirinin aynı olsaydı, o zaman saat yapıcı (watchmaker) anlayışında olduğu gibi, Yaratıcı kainattaki kanunlar (algoritma) vesilesiyle bir düzen kurmuş, şimdi herşey tıkır tıkır kendi kendine işliyor dememiz mümkün olurdu. Karşımızdaki gerçeklik ise böyle değil. Her bir türün her bir ferdine verilen biricik şahsiyet, onun ortalık malı yani tıkır tıkır ve kendi kendine işleyen bir algoritmanın veya kanunların eseri olmadığını bize söylüyor.

İnsan da böyle, fakat diğer türlerden farklı olarak bizde cüzi irade var. Yaratıcının külli iradesi cüzi irademize taalluk ettiğinden, yani karşımıza çıkan her yeni tecrübeye ve dahi bize daha önceki seçimlerimiz dikkate alınarak varlık verildiğinden, bize özel verilmiş potansiyel kabiliyetler kombinasyonunu kendimize has bir hayat hikayesi ve onun ifade ettiği özel bir mana ile tamamlıyoruz. Bir başka deyişle, içimizde derc edilmiş sikke-i ehadiyeti tamamlama ihtiyacıyla sevk olunuyoruz.

Yukarıdaki sorulara verilebilecek bir cevap da Yaratıcının müşahedesi hakkında:

“Gizli, kusursuz kemâl ise, takdir edici, istihsan edici, ‘Maşaallah’ deyip müşahede edicilerin başlarında teşhir ister. Mahfî, nazirsiz cemâl ise, görünmek ve görmek ister. Yani, kendi cemâlini iki vech ile görmek; biri muhtelif âyinelerde bizzat müşahede etmek, diğeri müştak seyirci ve mütehayyir istihsan edicilerin müşahedesiyle müşahede etmek ister. Hem görmek, hem görünmek, hem daimî müşahede, hem ebedî işhad ister.” Onuncu Söz

Bir başka deyişle, biz özel ve biricik bir fert olmak istiyoruz, çünkü istetiliyoruz, çünkü Sanatkarımız dokuduğu ebedi varlık kilimine bizimle biricik bir nakış atmak, o nakışa manzara-yı a’ladan (herşeyi ihata eden nazarıyla) nazar etmek ve o nakışın perspektifinden kilimine biricik bir tarzda bakmak istiyor. Kendimizi keşfederek ve istidatlarımızı kuvveden fiile çıkararak cüzi irademizi O’nun külli iradesine teslim etmiş oluyoruz.