Halat ve İğne
Image from vecteezy.com
Aşağıdaki ayette iğneden neyin geçemediği hususunda tefsir tarihinde ilginç bir detay tartışılmış.
اِنَّ الَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا وَاسْتَكْبَرُوا عَنْهَا لَا تُفَتَّحُ لَهُمْ اَبْوَابُ السَّمَٓاءِ وَلَا يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ حَتّٰى يَلِجَ الْجَمَلُ ف۪ي سَمِّ الْخِيَاطِ
“Şüphesiz ki, ayetlerimizi yalanlayanlar ve onlara büyüklük taslayanlar var ya, onlara göklerin kapıları açılmaz ve onlar deve / halat iğne deliğinden geçinceye kadar cennete giremezler.” 7:40
Klasik müfessirlerin neredeyse tamamı c-m-l (جمل) kökünden gelen kelimeyi “deve” olarak anlamış ve tefsir etmiş. Ancak İbn Abbas ve Hz. Ali'ye atfedilen nadir bir okuyuş biçimine dikkat çeken Muhammed Esed gibi bazı modern müfessirler, kelimeden maksadın “kalın bir halat” (cummel) olabileceğini belirtmişler. Muhammed Esed’in açıklaması için şu linke bakılabilir. Söyledikleri içinde şu kısım dikkat çekici:
“Zemahşerî’nin belirttiği (ve Râzî dahil diğer klasik müfessirlerin de teyid ettiği) gibi, İbni ‘Abbâs, sözcüğü, “kalın urgan” ya da “halat” anlamına gelen cummel şeklinde telaffuz ederdi; aynı kıraat Ali b. Ebî Tâlib’e de atfedilmektedir (Tâcu’l ‘Arûs).”
Esed bu iddiasını desteklemek için ibarenin İncil’deki kökenine de atıf yapmış. Ârâmîce ve İbrânîce gibi dillerin orijinal metinlerinde sesli harfler kullanılmazmış. Hem deve hem de halat kelimeleri aynı sessiz harflerle (G-M-L) yazılırmış. Esed’e göre, Hz. İsa’nın kullandığı bu ifade, sesli harfleri olan Yunancaya çevrilirken mütercimler tarafından muhtemelen kamilos (halat) yerine yanlışlıkla kamelos (deve) şeklinde tercih edilmiş ve metinlere böyle yerleşmiş. Kur’an’ın ilk dönem yazımında da hareke (sesli harf) olmaması, c-m-l kökünün Arapçada da benzer bir zenginliğe (cemel/deve veya cummel/halat) kapı aralamasına sebep olmuş olabilir.
Deve olsun halat olsun, ayetin ana anlamı açık: Kibirlerinden (istikbar) dolayı ayetleri yalanlayanların cennete girmesi, devenin veya halatın iğne deliğinden geçmesi kadar imkansız. Bahis konusu kelimenin halat manasını kabul edersek ve ayetin kendi eğitimimize bakan işari anlamına odaklanırsak, “halatın iğnenin deliğinden geçebilmek için incelmesi neyi temsil eder ve bu neden önemlidir” sorularını sorabiliriz. Bu hususta aklıma şu parça geliyor:
“Evet, ene ince bir elif, bir tel, farazî bir hat iken, mahiyeti bilinmezse, tesettür toprağı altında neşvünemâ bulur, gittikçe kalınlaşır, vücud-u insanın her tarafına yayılır. Koca bir ejderha gibi, vücud-u insanı bel' eder.” Otuzuncu Söz
Hakikati tel gibi olan enenin kalınlaşması ile kalın halat anlamları birbirine bir hayli benzer. Halattan kasıt enaniyet olursa, yukarıdaki ayet “kalın gemi halatı gibi enaniyeti olan kimse cennete giremez” demiş olur. Bu parçaya göre enaniyetin kalınlaşmasının sebebi, mahiyetinin bilinmemesi. Ancak vahyin terbiyesi bize onun hakiki mahiyetinin bir tel gibi ince hatta farazi bir hat olduğunu öğretiyor ve kibir hastalığımızı tedavi ederek enaniyetimizi inceltiyor.
Burası işin halat kısmı; bir de işin iğne tarafı var. Ene vahyin terbiyesiyle incelmeli ve sonrasında bir iğne deliğinden geçmeli, yani hakikate bir iplik olmalı. Neden? Bu soru hakkında da aklıma Risale-i Nur’da sıklıkla geçen dokuma tezgahı ve nakış kavramları geliyor. Kainat Kaf-Nun tezgahından çıkan ve sermedi seyrangahlarda sergilenmek üzere hıfz edilen müzeyyen bir kilim gibi ise, enenin incelerek içinden geçtiği iğne, o tezgahın o kişiye emanet verilmiş hususi beden iğnesi oluyor. Kişinin o iğne ile hayat hikayesini bir kaside gibi Sanatkarının kilimine nakşetmesi gerekiyor. Burada böyle bir dokuma faaliyetine girmeyen kimsenin cennette lezzet ile temaşa edeceği bir mini-kilimi olmuyor. Cennete girmekten maksat, cennette sergilenen büyük kilime bir nakış olabilmek.
İğne temsili yerine kalem de kullanılabilir. Şu cümleler aynı manayı çok daha edebi bir tarzda ifade ediyor:
“Güya insan o ârızalarla, ayrı ayrı binler kalemi tazammun eden müteharrik bir kalem olur, sahife-i hayatında veyahut levh-i misalîde mukadderât-ı hayatını yazar, esmâ-i İlâhiyeye bir ilânnâme yapar ve bir kaside-i manzume-i Sübhâniye hükmüne geçip, vazife-i fıtratını ifa eder.” İkinci Lem’a’nın hatimesi