Tesettür neden bir ihtiyaç?

Image from vecteezy.com

Tesettür kelimesini duyduğumuzda aklımıza başörtüsü ve pardesü gibi hanım kıyafetleri geliyor. Bir şeyi “setr” (ستر) etmek onu örtmek, korumak ve saklamak demek. Dinin getirdiği setr-i avret prensibi avret yerlerinin örtülmesi hakkında. Erkeklerin de avret yerleri, güzelliği ve örtmeleri gereken yerleri var. Tesettür her ne kadar erkekleri de birinci elden ilgilendirmesi gerekse de, pratikte bu konu bayanlar için daha büyük öneme sahip gibi gözüküyor.

Bazı istisnalar hariç herkesin belli bir ayıp kavramı var ve herkes vücudunun belli bazı yerlerini toplum içinde açmaması gerektiğini biliyor. Bu türden bir örtme eylemine tesettür denilemez, zira tesettür İslam’ın getirdiği bir nişan, yani onun toplumda uygulandığını gösteren bir izdir. Bir örtünme eylemi ancak İslam emrettiği için uygulanıyorsa tesettür kapsamına girer. Mesela bir genç kız sırf ebeveyninin baskısından ötürü başını örtüyorsa, o örtünmenin tesettür olmadığı söylenebilir.

O halde tesettür bilinci örtünme eylemini öncelemeli. Bir kimse “İslam emrediyorsa örtünmem gerekir” diyebilir ve tesettüre girmesi için bu yeter. Fakat bunu dedi diye tesettür onun için bir ihtiyaç haline geliverdi değil. İhtiyaç kavramını özellikle kullanıyorum, zira tesettürü veya herhangi bir ibadeti hakiki bir ihtiyaç olarak göremediğimiz sürece o ibadet ya uzun ömürlü olmaz ya da bize maddi ve manevi bir yük olur. Dinde ise zorlama olmaz (2:256). Zorlanmamak için de tesettürün hikmetini ve gereğini anlamamız gerekir. Benim bu yazıdaki amacım, cinsiyet ayrımına girmeden tesettürün hikmet ve gereğini herkesi ilgilendirdiği kadarıyla bir parça netleştirmeye çalışmak. Bahsedeceğim türden tesettüre insaniyetin tesettürü de diyebilirsiniz.

Konuya ayıp yerlerimiz diye bildiğimiz avret kavramı ile gireyim. Arapça’da avretin bir anlamı da eksiklik (imperfection). Avretle aynı kökten gelen استعارة kelimesinin metafor ve borçlanma gibi anlamları var. Metafor yaparken bir kelimeyi başka bir şeyi anlatmak için “borç” alıyoruz. Vücudumuzun bize ait olmadığı ve onu borç aldığımız ortaya çıkınca, “ben bu emaneti nasıl korurum?” derdine ister istemez düşüyoruz. Yani avret yerini örtmek ve iffetini korumakla emaneti korumak arasında bir ilişki var. Eğer elimizdeki ve fakat bize ait olmadığını bildiğimiz bir emaneti korumak bizim için önemliyse, bu amacı gerçekleştirmemize hizmet eden herşey (tesettür gibi) bizim için bir ihtiyaç mahiyetine bürünür.

Avret ve borç / emanet arasındaki ilişkiye ilaveten, tesettür ile nazar yani bakış arasındaki ilişkiye de dikkat çekmek gerekir. Tesettürlü bir kimse kendisini başkalarının nazarından korumak maksadıyla örtünür. Sadece aile efradının bulunduğu bir ortamda haram nazar olmayacağından, örtünmesine de gerek kalmaz. O halde nazar ve tesettürün her daim beraber düşünülmesi gerekir.

Tesettürü emreden ayetler ilk önce nazardan bahsediyorlar:

قُلْ لِلْمُؤْمِن۪ينَ يَغُضُّوا مِنْ اَبْصَارِهِمْ وَيَحْفَظُوا فُرُوجَهُمْۜ ذٰلِكَ اَزْكٰى لَهُمْۜ اِنَّ اللّٰهَ خَب۪يرٌ بِمَا يَصْنَعُونَ

“İnanan erkeklere söyle, bakışlarını sakınsınlar ve iffetlerini korusunlar. Bu davranış onlar için daha temizdir. Şüphe yok ki Allah onların yaptıklarından hakkıyla haberdardır.” 24:30

وَقُلْ لِلْمُؤْمِنَاتِ يَغْضُضْنَ مِنْ اَبْصَارِهِنَّ وَيَحْفَظْنَ فُرُوجَهُنَّ وَلَا يُبْد۪ينَ ز۪ينَتَهُنَّ اِلَّا مَا ظَهَرَ مِنْهَا

“İnanan kadınlara da söyle, bakışlarını sakınsınlar ve iffetlerini korusunlar. Zaten zahir olanın dışındaki ziynetlerini (haram nazarlara) göstermesinler.” 24:31

Burada dikkat çeken husus, hem erkeklerin hem de kadınların bakışlarını sakınmak ve iffetlerini korumak gibi bir sorumlulukları var. İffet dediğimizde genellikle aklımıza bakış veya nazar gelmiyor. Halbuki yukarıdaki ayetler bu ikisi arasında direk bağlantı kuruyor.

Vücudumuz bize ait olmadığı gibi, vücudumuzun bir özelliği olan güzelliğimiz ve nazar etme kabiliyetimiz de bize ait değil. O halde nazar sahibi nazarına, güzel bir kimse de güzelliğine dikkat etmeli. Nazara dikkat etmekten maksat sadece harama bakmamak değil, baktığını ve bakmayı helalleştirmek olmalı. Fuhşiyat, eşya ile girilen her türlü gayr-ı meşru ilişkiyi kapsar. Bunların en başında da haram yani manayı ismi nazar gelir. Fakat unutmamak lazım ki, manayı ismi nazarın yanlışlığı ancak manayı harfi nazar ile kıyastan sonra ortaya çıkar. O kıyas olmadan imanın tahkikinden bahsedemeyiz.

Nazarımızı, güzelliğimizi ve iffetimizi haramdan korumamız gerektiğini vahyin rehberliğinde yaşadığımız problemler üzerinden öğreniyoruz. Diğer her konuda olduğu gibi, bu öğrenimin de sonu yok. 1. sınıfın manayı ismi (haram) nazarı ile 10. sınıfın manayı ismi nazarı bir değil. 10. sınıfın manayi harfi nazarını edinmek için onu ona mukabil gelen bir manayı ismi nazar ile kıyas etmek gerektiğini görmezsek, “manayı ismi nazardan kaçmam lazım” dedik diye manayı harfi nazarı tüm mertebeleriyle bir çırpıda ediniverdiğimiz zehabına kapılabiliriz. Bu tür kestirme çözümler eğitimin ve pedagojinin nasıl işlediğinin bilinmemesinden kaynaklanır. Eğitim ancak karşılaşılan pratik ve teorik problemler üzerinden gerçekleşir.

Bunu tesettüre uygularsak, 10. sınıf seviyesinde tesettür edebilmek için o seviyedeki haram nazarları farkedebilmek ve akabinde o nazarlardan da tesettür etme ihtiyacını duymak gerekir. Sosyal medyadaki tartışmaların ötesine geçmeye teşebbüs etmezsek veya esas meselemiz kendi tesettürümüz yerine başkalarının tesettürü olursa, böylesine yüksek seviyeleri görmemiz pek mümkün olmaz.

Yüksek seviyedeki tesettüre bir örnek verip konuya devam edeyim:

وَمَا كُنْتُمْ تَسْتَتِرُونَ اَنْ يَشْهَدَ عَلَيْكُمْ سَمْعُكُمْ وَلَٓا اَبْصَارُكُمْ وَلَا جُلُودُكُمْ وَلٰكِنْ ظَنَنْتُمْ اَنَّ اللّٰهَ لَا يَعْلَمُ كَث۪يرًا مِمَّا تَعْمَلُونَ

“Kulaklarınızın, gözlerinizin ve derilerinizin aleyhinize şahitlik etmelerine karşı korunma ihtiyacı duymadınız ve Allah’ın yaptıklarınızdan bir çoğunu bilmediğini zannettiniz.” 41:22

Bu ayette geçen تَسْتَتِرُونَ kelimesi tesettür ile aynı kökten. Yüksek seviyede bir tesettür odur ki, kişiyi kendi azalarından bile örter.

Eğer maksadımız kendi tesettür anlayışımızı geliştirmek ise, en temel tanımlarımızı ziyaret etmemiz ve gerekirse yenileyebilmemiz gerekir. Bu hususta örtünme ihtiyacının ilk insan ile beraber başladığını bilmenin yolumuza ışık tutacağı kanaatindeyim:

فَلَمَّا ذَاقَا الشَّجَرَةَ بَدَتْ لَهُمَا سَوْاٰتُهُمَا وَطَفِقَا يَخْصِفَانِ عَلَيْهِمَا مِنْ وَرَقِ الْجَنَّةِ

“Ağacı (meyvesini) tattıklarında utandıkları (avret) yerleri kendilerine göründü ve üzerlerini cennet yaprakları ile örtmeye başladılar.” 7:22

Adem ve eşinin bu hikayesini bizim buradaki tecrübemizi açıklayan bir model olarak okuyalım. Görüldüğü üzere setr ihtiyacı insana kendi utancının (سَوْاٰة; shame, disgrace, vulnerability) açılmasıyla alakalı. Bu utanç meselesine, ki ona rahatsızlık veren arıza da denilebilir, biraz sonra değineceğim.

Yasak ağaca yaklaşan kimsenin iradesi var demektir. Adem ve eşinin irade sahibi olduklarını gösteren bu hadise bizim hayatımızda irademizi tam anlamıyla edindiğimiz ve artık yaptıklarımızdan sorumlu olduğumuz buluğ çağına denk geliyor. Şeytanın fısıltılarını bu demlerde duymaya başlıyoruz ve şu yazının “Şerrin insanın algısına soktuğu iki mühim rahatsızlık” başlıklı kısmında belirttiğim gibi, iki yaramızı / çirkinliğimizi de şeytandan öğreniyoruz:

“Derken Şeytan bunlara kendilerinden örtülmüş olan çirkinliklerini açmak için ikisine de vesvese verdi, ve ‘sizi rabbiniz başka bir şey için değil, sırf melek olmayasınız yâhut ebedî olmayasınız diye size bu ağacı yasakladı’ dedi.” 7:20

Melek ile varlık mefhumlarını beraber düşünürsek (çünkü eşya melekler ile varlık buluyor) ve melek kelimesinin bir anlamının kudret olduğunu hatırlarsak, insan meleklerin aksine nihayetsiz acz içinde. İlaveten, bu fani alemde ebediyetin nihayetsiz fakriyetini yaşıyoruz. Buluğ çağı ile bize bu iki utancımız / çirkinliğimiz açılıyor ve biz bunlara kayıtsız kalamıyoruz. Her ne kadar aczimiz ve fakriyetimiz aslında çok kıymetli olsalar da, vahyin terbiyesinden geçmemiş bir zihin o kıymeti mümkün değil göremiyor. Bütün hayatımız boyunca da bu iki arızayı örtmekle meşgul oluyoruz.

Acziyetimizi ve fakriyetimizi örtme çabalarına estetik ameliyatları örnek verebiliriz. Genç bir kimsenin yaptırdığı burun ameliyatı acziyet utancının (kendime daha güzel bir burun istiyorum ve fakat yapamıyorum) örtülmesine, yaşlı bir kimsenin kırışıklarını aldırması da fakriyet utancının (güzelliğimi kaybetmeye dayanamıyorum) örtülmesine denk geliyor. Estetik ameliyat yaptırmadık diye kendimizi bu arızalardan beri görürsek konunun önemi anlamadık demektir. Hepimiz bu iki dertten muzdaribiz ve bugüne kadar maddi ve manevi pek çok savunma mekanizması edinmiş durumdayız. Öte yandan vahyin terbiyesinden geçmemiş her türlü savunma mekanizması Adem’in üstüne yamadığı “ölü yaprak” mahiyetinde. Bize öyle bir çözüm (tesettür) lazım ki, sadece acz ve fakr yaralarımızı iyileştirmekle kalmasın, onların bizim için ne büyük bir hazine olduklarını da bize göstersin. Böyle bir tesettür ancak canlı takva elbisesini giymekle mümkün:

يَا بَن۪ٓي اٰدَمَ قَدْ اَنْزَلْنَا عَلَيْكُمْ لِبَاسًا يُوَار۪ي سَوْاٰتِكُمْ وَر۪يشًا۠ وَلِبَاسُ التَّقْوٰى ذٰلِكَ خَيْرٌ

“Ey insanlar! Size utanç yerlerinizi örten ve sizi süsleyen elbiseler indirdik. (Biliniz ki) esas hayır[lı olan] ise takva elbisesidir.” 7:26

Bu ayette geçen سَوْاٰتِكُمْ kelimesi, birkaç ayet önce bahsedilen Adem kıssasındaki kelime ile aynı. Bu da o kıssayı tesettür bağlamında değerlendirmemizin isabetli olduğuna dair bir işaret. Başımızdaki örtü veya sarık takva elbisemizin bir nişanesi olmalı ve bize takva elbisemizi kuşanmamız gerektiğini hatırlatmalı, zira varoluşsal çirkinliklerimizi ancak o elbise örtebilir. Acziyetimiz üzerine iman-ı billah zırhını giymemişsek, fakriyetimizi de ahirete iman libası ile süslememişsek, üstümüzde ne kadar kumaş olursa olsun varoluşsal açıdan halen çıplağız ve çirkiniz demektir.

Buna ilaveten, 7:26’da geçen ر۪يشًا kelimesiyle ilgili Ragıb-el İsfahani'nin şöyle bir notu var:

“Bazen bu kelime sadece kanatlar anlamında kullanılır. İnsan için elbise ne ise kuş için de tüy öyledir. Bu benzerlikten dolayı tüy, istiâre yoluyla elbise anlamında kullanılır.”

Maddi elbiseler avret yerlerimizi örtüp bizi süslüyor. Allah’a ve ahirete imanın canlı tecrübesinden ibaret olan takva elbisesi ise bize iki kanat takıp bizi ebedi aleme uçuruyor.

Güzellik-çirkinlik ile tesettür arasındaki kuvvetli ilişkiyi şu cümleye bağlayarak bu yazıyı nihayete erdireyim:

“Bu alemdeki her şeyin fani olduğu ve öldüğü / öleceği dikkate alındığında, ya herşey hüsn-ü bilgayrdır ya da hiçbir şey güzel değildir.”

İbrahim’in (asm) “batıp gidenleri gidenleri sevmem” 6:76 sözünü ve Nursi’nin “beka tevehhüm eder, sonra sever” sözünü hatırlarsak, buradaki hiçbir ölümlü güzelliğin bizi tatmin etmediğini biliyoruz. Ölüm hakikati bizi buradaki güzellerin huzurundan bir nevi tard ediyor ve “tuh, çirkindir” dedirtiyor. Karşımızdaki güzelliği ancak o güzelliğin kaynağı adına (o şey kendini güzel yapmaktan acizdir) ve sadece onun ebedi versiyonunu (o şey güzelliğini kaybetmekte olan bir fakirdir) sevebiliriz. Hal böyle iken, kendimizin ve başkalarının acziyetini ve fakriyetini zihnimizde diri tutmamız lazım ki, hem canlı bir tesettür libası kuşanabilelim ve hem de karşımıza çıkan dünya güzellerinden nazarımızı gereği gibi sakınabilelim ve onların ebedi versiyonlarına talip olabilelim.