Acz ve Fakr

Image from vecteezy.com

Acz ve fakr, hem Kur’an’ın hem de Risale-i Nur’un en temel kavramları arasında. Nursi bu iki kavramı beraber kullandığı her yerde “fakr ve acz” yerine “acz ve fakr” demeyi tercih ediyor. Aczin fakrdan önce gelmesi önemli. O halde, bu sıraya riayet ederek bu iki kavramı biraz daha derinlemesine anlamaya çalışalım.

  • Acz

Günlük kullanımdaki acz, bir şeyi yapamamak ile alakalı. “Türkçe konuşabiliyorum, ama İngilizce bilmiyorum” dediğimizde, lisan kabiliyetimizin bir sınırı olduğunu ve onun ötesinde aciz kaldığımızı ifade ediyoruz. Buna ilaveten, yapamadığımızı başkasına yaptırmakta da bir acziyet var—Türkçe bir metni bir başkasına veya yapay zekaya tercüme ettirmek gibi. Risale-i Nur’dan bir örnek vermek gerekirse:

“Şu temsilde bir noktayı nazara almak lâzım ki, padişah eğer âciz olmazsa, surî olduğu gibi mânevî cihetinde de iktidarı olsa, o vakit ferik, müşir, mülâzım gibi eşhası tevkil etmez, bizzat her yerde bulunur.” Otuz Birinci Söz

Bir padişah her an her yerde bizzat iş göremeyeceğinden yani acziyetinden ötürü, çeşitli şahısları vekil tayin etmek durumunda. Tüm işler sureten yani ilk bakışta onun emriyle yapıldığı için, sanki tüm memlekete yayılmış bir iktidarı var. Fakat manen acziyetine hükmederiz, zira hakiki anlamda iktidar onda olsaydı, her işi bizzat kendisi yapardı. Benzer şekilde, biz de mesela yapay zekaya emrederek veya maddi / manevi bir ücret verip başkalarına yaptırdığımız işlerimizde manen acziyetimi yaşıyoruz. Zira hakiki bir iktidarımız olsaydı, o işlerin hepsini bizzat kendimiz yapardık.

Peki, ya arzu ettiğimizi başkasına da yaptıramadığımız durumlar? İşte bir işi yapamadığımız ve başkasına da yaptıramadığımız bu tür hallere mutlak acziyetin nisbî bir gölgesi denebilir. Bu noktada nisbî-mutlak ayrımını yapmak gerekiyor. Herhangi bir kavramın nisbî versiyonu eşyanın birbirine kıyası bağlamında anlam kazanır. Bir şey başka bir şeye nispet edilir ve göreceli sınırlar belirlenir. Mesela, “bu tarlanın buraya kadar olan kısmı benim, bundan sonrası komşumun” diyen bir çiftçi kendi malikiyetini komşusununki ile kıyaslamakta, söz konusu iki malikiyete göreceli bir sınır çizmekte ve onları kayıt altına almaktadır. Bu çiftçi iflas etse ve tarlanın tamamının mülkiyeti komşusuna geçse, “hepsi onun” diyerek komşusunun nisbî malikiyetinde kendisininkine nazaran artık bir sınır olmadığını ve kayıt tanımadığını ifade eder. Malikiyetin mutlak versiyonu ise eşyada gözlemlenen nisbî mülkiyetleri onların hakiki malikine irca (iade) eder. İlaveten, mutlak mülkiyet ancak nisbî mülkiyetler aracılığı ile tanınabilir.

Nisbî acziyeti yapabildiklerimize veya başkalarının yapabilmesine kıyasla yapamadığımız şeylerde yaşarız. Mesela, dünyaya yeni gelmiş bir bebek toplumun diğer üyelerine nazaran lisan konuşma cihetiyle sınırsız bir acziyet içindedir. Ana dilini edindikçe nisbî dil kabiliyetine ilk sınırı çeker; başka dilleri öğrendikçe de o sınırı genişletir. Sosyal hayata dahil olduğu sürece dil hususundaki nisbî acziyet sınırı ona eşlik eder. Mutlak acziyeti ise burada yapılanların hakiki failinin yapanlar olmadığını anladığımızda yaşarız. Mesela, “Türkçe konuşma kabiliyetim bana değil, Kelam sıfatına ve Mütekellim-i Ezelî’ye ait; eğer O bana bu kabiliyeti şu an kullandırtmasa, ben tek kelime dahi konuşamam” diyen bir kimse, işte bu türden mutlak bir acziyeti kastediyor. Buna varoluşsal acziyet de denebilir, zira bu tür bir kullanım bağlam itibariyle söz konusu lisan kabiliyetinin varlığını gerekçelendiriyor ve o kabiliyet üzerindeki malikiyetimizin nisbî ve vehmî olduğunu teslim ediyor. Kur’an’ın eğitimi kıyasî ve sûrî bir acziyet anlayışını zatî ve aslî bir versiyona dönüştürüyor.

Mutlak acziyetin bir fiili gerçekleştirirken yaşanmasına Risale-i Nur’dan şu örnek verilebilir:

“Evet, kâinattaki mevcudata bakıyoruz ve görüyoruz ki, zaaf-ı mutlak içinde bir kuvvet-i mutlaka tezahürâtı var; ve acz-i mutlak içinde bir kudret-i mutlakanın âsârı görünüyor: meselâ, nebâtâtın tohumlarında ve köklerindeki ukde-i hayatiyelerinin intibahları zamanında gösterdikleri harika vaziyetleri gibi.” Otuz Üçüncü Söz

Verilen örnekte tohumun mutlak acziyeti hayata uyandığı anda en net gözlemleniyor, çünkü cansız bir tohuma hayat girmesi kadar onu aciz bırakan, yani üzerinde gerçekleşen faaliyetin failinin o olmadığını gösteren daha bariz bir durum yok. Bu alemdeki tüm sebepler ve tüm deha bilim insanları bir araya da gelse, cansız bir tohuma hayat veremezler. En fazla yapabilecekleri, toprak, su, gübre ve ısı gibi çevresel şartları hazırlayıp beklemek. Bu evrendeki kurulu düzene riayet etmek ile tohuma hayat vermek arasında yer ile gök arasındaki kadar bir manevi mesafe olduğundan ötürü (eyne’s-serâ mine’s-süreyyâ), ölü bir tohumda gözlemlenen canlanma, o tohumun mutlak acziyetini ve ona hayat veren Zatın mutlak kudretini ilan ediyor.

Antreparantez, yukarıda alıntıladığım paragrafta acz-kudret ekseninin yanında zaaf-kuvvet ekseni de göze çarpıyor. Kuvvet güç, zaaf da güçsüzlük demek. Kudret ise ilim, irade, takdir ve iktidar ile alakalı. Bir memlekette iktidar sahibi olmak için sadece güçlü olmak yetmez. İlim ve muvazeneli bir takdir yani karar mekanizması da bir o kadar önemli. Benzer şekilde, dünya denen küçük memlekette ve kozmos denen büyük memlekette gözlemlenen işleri, kudret kalemi ezeli ilmin bir şubesi olan kader cetvelinin (karar mekanizmasının) direktiflerine göre yazıp çiziyor. Dolayısıyla, mutlak acziyetimiz bize takılı özelliklerin bize ait olmaması (emanet olması) kadar cehaletimiz yani onları nasıl kullanmamız gerektiğini bilmememiz ve vahyin terbiyesi olmadan bilemeyeceğimiz ile de alakalı.

Konuya dönersek, tohum mutlak acziyetini en net şekilde hayat kazandığı anda ilan ettiği gibi, biz de en başarılı fiillerimiz ile ilan ediyoruz. Herhalde herkes kendi hayatında bunun örneklerine şahit olmuştur. Herhalde en bariz örnek bebeklerin ana rahminde hayat bulmaları olsa gerek. Bu tür tecrübeler üzerinde uzun uzadıya düşünmek gerektiği kanaatindeyim. Buradaki önemli nokta, mutlak acziyetin fiiliyatla ortaya çıkması. Kur’an mutlak acziyetimizi anlayalım diye bizi aksiyona ve cihada teşvik ediyor.

Mutlak acziyet anlayışını en basit gördüğümüz fiillerimize de yayabiliriz. Mesela, sureten yürüyen ben olsam da, eğer ki yürüme fiilime her an varlık veriliyorsa ve bunda benim rolüm fiili bir duadan ibaret ise, kendimi yürüme hususunda mutlak aciz bilebilirim. Bu, yürüyemediğimi değil, yürüme kabiliyetimin bana ait olmadığını yani bir emanet olduğunu gösterir. İlaveten, her yürüyüşüm yürüme hususundaki acziyetimi bir kez daha gösterir. Binaenaleyh, Nursi’nin “bana yazdırıldı” gibisinden sözlerini mutlak acziyet bağlamında anlamlandırmak gerekir.

Tikel bir fiile odaklanıp ona varlık verilmesi gerektiğini söylediğimizde, konunun el-Hâlık ismine bakan vechesinden bahsediyoruz. O fiilin evrende gerçekleşen diğer tüm iradî (tercihler içeren) fiillerle irtibatını dikkate alarak, o bütününün ayrılmaz bir parçası olduğunu idrak ettiğimizde ise, mutlak aczin Fâil-i Muhtar’a bakan vechesinden bahsediyoruz. Zira bu alemde hiçbir hadise boşlukta cereyan etmiyor. Alemdeki nizamın ve intizamın her an korunması, nihayetsiz ihtimaller içinde nihayetsiz tercihlerin nihayetsiz bir hikmet ile her an yapılmasını ve tüm fiillerin tek bir failin elinden çıkmasını gerektiriyor. Bir başka deyişle, aczimiz bir yandan mutlak bir ilim ve kudret ile gerçekleştirilen halıkiyetin (yaratmanın) sahibini, bir yandan da tüm alem çapında gerçekleşen faaliyetin külli irade sahibi failini gösteren bir ayna görevini görüyor.

Üzerimizde gözlemlenen özellikler ve bizden sudur eden “hayır” (varlığı artıran) fiiller kendi mülkiyetimizde eğreti durunca ve bize ait olamayınca, onların hakiki sahibi ancak mutlak ilim, mutlak kudret ve mutlak irade sahibi bir Mâlik-ul Mülk ve bir Fâil-i Muhtar olabiliyor. İnsan varlığa acziyet penceresinden bakarak, her şeyde tecelli eden mutlak kudrete ve her yerde gerçekleşen mutlak faaliyete mutlak (kapsamlı) bir ayna olduğunu fark ediyor ve diğer tüm eşyadaki acziyet mührünü okuyup okutuyor.

  • Fakr

Acz ve fakr sıklıkla birlikte gündeme geldiğinden, bu ikisinin arasındaki farkı fark etmek önemli. Nisbî acz bir şeyi yapamamak ile, nisbî fakr ise ihtiyaç duyduğunu elde edememek ve eldekini kaybetmek ile alakalı., Mutlak (varoluşsal) aczin bir vechesi eşyaya varlık verememek ile, diğer vechesi ise yapılan hayır bir fiilin hakiki faili olamamak ile alakalı. Mutlak fakrın bir vechesi nisbî (maddi/manevi) bir fiyat vererek alınan bir şeyin hakiki fiyatını ödeyememek ile, diğer vechesi ise eldeki eşyanın varlığını koruyamamak ile alakalı.

İhtiyaç duyduğumuz her şeyin bir “fiyatı” var. Mesela, karnımız acıktığında markete gider, parasını verip bir ekmek alırız. Alamadığımız veya ileride alamayabileceğimizi hissettiğimiz durumlarda nisbî bir fakriyet yaşarız. Aynen acziyette olduğu gibi, Kur’an nisbî fakriyet anlayışımızı mutlak fakriyete dönüştürür. İlaveten, aynen mutlak acz faaliyetin içinde anlaşıldığı ve yaşandığı gibi, mutlak fakr da alışverişin içinde kendini gösterir.

Acz eğitiminin eşyanın varlık kaynağına ve fiillerin failine bakan iki vechesi olduğu gibi, fakr eğitiminin de dünyaya ve ahirete bakan iki vechesi var. Dünyaya bakan vechesi itibariyle, fakr-ı mutlak içindeyiz, çünkü yeryüzü mağazasında aldığımız yiyeceklerin, içeceklerin, kıyafetlerin ve sair ihtiyaçlarımızın hakiki fiyatını hiçbir zaman ödeyemeyiz. Zira onların her biri güneş enerjisi, yağmur suyu, atmosfer basıncı, vs. gibi külli faktörlerin girdisi ile üretildi. Tablacı mahiyetinde olan çiftçiler ürettikleri (!) meyveleri bol ve fakat pahalı girdileri bedavaya kullanarak bize getiriyorlar. Ne onlar ne de biz üreterek sattığımız ve ücret vererek aldığımız şeylerdeki girdilerin hakiki fiyatlarını ödeyemeyiz, yani mutlak bir fakriyet içindeyiz. Ya fakiriz, ya da hırsız. Buradaki hırsızlık girdileri sahipsiz (ortalık malı) bilmekten kaynaklanır ve nimetin fikir, şükür ve zikir bedelini ödememek ile sonuçlanır. Bu bedeli ödemenin de sonu gelmez ve künhüne erişmeye takat getirilemez.

Konunun ahirete bakan vechesi itibariyle de fakr-ı mutlak içindeyiz, çünkü elimizdekilerin ve sevdiklerimizin varlığını koruyamıyoruz. Her geçen günü, her biten lezzeti ve her ölen hayatı geçmiş mezarlığına gömmek bizi ziyadesiyle fakir bırakıyor. Çeşitli ekonomik-psikolojik çalışmalarda ispat edildiği üzere, insanı hakiki anlamda fakir hissettiren durum elde olanın azlığından ziyade, elde olanın kaybedildiği durumlardır. Zengin bir kimse elindekinin önemli bir kısmını kaybettiğinde, kendini bir önceki haliyle kıyasladığından, yoksul bir insandan daha fazla nisbî fakriyet hisseder. Benzer şekilde, ihtiyar bir kimse kendini gençliğiyle kıyasladığı her an nisbî fakrını hatırlar. Tüm bu kıyaslar vahyin rehberliğinde nisbî fakriyetten mutlak fakriyete terfi etmek için var. Zira bizim ihtiyacımız kaybettiğimiz paralarla veya yıllarla kısıtlı (mukayyed) değil, bilakis gelmiş ve gelecek tüm varlığı ve onları ortaya çıkaran mekanizmayı da kapsıyor:

“Hiç ender hiçim, fakat bu mevcudatı umumen isterim.” On Yedinci Söz

يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اَنْتُمُ الْفُقَرَٓاءُ اِلَى اللّٰهِۚ وَاللّٰهُ هُوَ الْغَنِيُّ الْحَم۪يدُ

“Ey insanlar! Siz Allah’a fakirsiniz. Şüphesiz Allah Ğani ve Hamid olandır.” 35:15

Her bir şeyin fenasının aleviyle beslenen kainat çapında bir yangının içine düşen insanın bu amansız derdini vahiy anlamlandırıyor ve onu bir Cevad-ı Kerim’in beka sofrasına davet mahiyetine çeviriyor. Eşyadan hakiki anlamda istiğna ancak o davete icabet etmekle mümkün olabilir. Fakir-i müstağni makamı, böylesi bir varoluşsal fakriyet eğitimini alan ve dönüşümünü yaşayanları bekliyor.

  • Acz ve Fakr

Acziyet ve fakriyet hayatın farklı dönemlerinde farklı şekillerde tezahür ediyor. Gençliğe ve sağlığa nazaran nisbî acziyeti ihtiyarlıkta ve hastalıkta daha çok hissediyoruz. Bu tür tecrübeler vesilesiyle nisbî bir acziyet hissetmeseydik, daha soyut bir mefhum olan mutlak acziyete geçiş yapamazdık. Benzer şekilde, gençlikte hayatın henüz daha başında olduğumuzdan, maddi imkanlarımızdaki nisbî darlık (istediklerimizi elde edememek) zihnimizi ziyadesiyle kurcalıyor. Yaşlıların zihnini ise geçmişin verdiği elemler ve hüzünler (elde ettiklerimizi birer birer kaybetmek) daha çok meşgul ediyor. Bu tür nisbî fakriyet tecrübeleri vesilesiyle, Kur’an hepimizi mutlak fakriyet denen ortak zeminde buluşturuyor. Hayat hem aczimizi hem de fakrımızı hakiki mahiyetine dönüştürecek şekilde dizayn edilmiş.

Evrendeki düzen de acz ve fakr derslerini bize okuyor. Birinci Termodinamik Kanunu olarak bilinen acz kanununa göre olmayan bir şeye sistemin içinden varlık verilemez, yani var olanların varlık kaynağı eşya cinsinden değildir ve dolayısıyla sistemin “dışında” olmalıdır. İkinci Termodinamik Kanunu olarak bilinen fakr kanununa göre ise entropi sürekli artar, zaman geçmişten geleceğe doğru akar ve eşya sürekli yaşlanır ve ölür (eldekini kaybeder). İkinci termodinamik kanunu birincinin üzerine bina edildiği gibi, fakr eğitimi de acz eğitiminin üstüne bina edilir. Zira varlığın nereye giderek bizi fakir bıraktığı meselesi, ancak onun nereden gelerek bizi aciz bıraktığı meselesi anlaşıldıktan sonra bahis konusu edilebilir.

Son olarak, aczi ve fakrı yukarıda açıkladığım tarzda birbirinden ayırmanın faydasına bir örnek vermek isterim:

“Elinizde olan emanetimi bana satınız; ta sizin için muhafaza edeyim, beyhude zayi olmasın. Hem muharebe bittikten sonra size daha güzel bir surette iade edeceğim. Hem güya o emanet malınızdır; pek büyük bir fiyat size vereceğim.” Altıncı Söz

Bizdekiler el-Rahman’ın emaneti, çünkü kendimize ve kabiliyetlerimize malik değiliz, onlara varlık veremiyoruz, hiçbir hayrın hakiki faili değiliz, yani mutlak anlamda aciziz. Satmalıyız, çünkü bedavaya üzerimizde bulduğumuz kıymetli kabiliyetlerimizi ve dahi sevdiğimiz her şeyi musibetler ve ölüm elimizden almak istiyor. Mutlak bir acziyetten mutlak bir fakriyete savrulduğumuz bu durum karşısında, yani kabiliyetlerimizin ve sevdiklerimizin beka versiyonu, hatta bunların da ötesinde, tüm esma-i hüsna hazineleri gibi ancak el-Rahim’in verebileceği yüksek bir fiyattan başkası bizi tatmin etmiyor. Fiyatın yüksekliği ile fakriyetin derinliği birebir örtüşüyor.

Aczi ve fakrı birbirinden gereği gibi ayırt etmediğimizde, “emaneti ona satmak da ne oluyor; emanet adı üstünde zaten O’nun değil mi” gibisinden sorular cevapsız kalıyor. Adına fakr denen müstakil bir eğitim olmasaydı, kendindekilerin emanet olduğunu anlamış bir kimseye “emanetimi bana sat” teklifini yapmak abes kaçardı. Acz eğitimi eldekilerin kimin emaneti olduğunu tanıma hakkında iken, fakr eğitimi kaybedilenlerin ve kaybetmeye namzet olunanların beka ve esma fiyatına satılması hakkında. İkincisi birincinin üzerine bina edildiğinden, acz ve fakr diyoruz, fakr ve acz demiyoruz.