İhtiyaç ve Fakriyet

Image from vecteezy.com

İhtiyaç nedir ve neden var? Neden kendimizi sürekli yeni ihtiyaçlar içinde buluyoruz? İlk bakışta ihtiyaç içinde olmak pek de sevilecek bir durum değil gibi. Bu sevilemeyişten ötürü olsa gerek, Hint fakiri denen kimseler ihtiyaçlardan tamamen kurtulma yolunu seçmişler. İslam ise ihtiyaçları anlamlandırmayı önererek konuya farklı bir yaklaşım getiriyor.

İhtiyaç hem maddi hem de manevi olabilir. Mesela maddeten çok zengin bir kimse manen ziyadesiyle fakir olabilir, yani manasızlıktan kıvranabilir. Bu tür bir fakriyet de pek hoş bir durum değil gibi. Nursi ise aşağıdaki parağrafta “iftihar” edilen bir fakriyetten bahsediyor:

“Evet, bütün yeryüzünü bir sofra-i nimet eden ve bahar mevsimini bir çiçek destesi yapan ve o sofranın yanına koyan ve üstüne serpen bir Cevâd-ı Kerîmin misafirine fakr ve ihtiyaç nasıl elîm ve ağır olabilir? Belki, fakr ve ihtiyacı, hoş bir iştiha suretini alır; iştiha gibi, fakrın tezyidine çalışır. Onun içindir ki, kâmil insanlar, fakr ile fahretmişler.” 7. Söz

Bu noktada akla gelen soru şu: bu nasıl bir fakirliktir ki, insanı iftihar ettirsin? Nursi burada günlük hayatta kullandığımız anlamıyla fakriyetten değil, “varoluşsal” diye tanımlayabileceğimiz bir fakriyetten bahsediyor. Kavram kargaşasına sebep olmamak için günlük anlamıyla fakriyete yoksulluk diyelim. Zenginler ve yoksullar aynı malikiyet mefhumunu paylaşıyorlar: “Buraya kadar benim.” Zengin elde ettiği maddeyi veya manayı kendisinin biliyor. Yoksul o maddeyi veya manayı elde etseydi, o da onu kendisinin bilecekti. Malikiyet mefhumu açısından aralarında bir fark yok. Varoluşsal yani hakiki fakirlik ise iki şeyin anlaşılması ve itikad edilmesi ile mümkün:

  • Eşya üzerindeki malikiyetimiz vehmîdir.
  • Bu alem bir numune mahiyetindedir; asıl mülk ahirettir.

Malikiyetimizin vehmî olduğunu itikad etmemiz lazım ki, tüm mülkü hakiki anlamda Malik-ül Mülk’e verebilelim. Bu, insanlarla olan ilişkimizde malikiyetimizi vehmî göreceğiz demek değil. Öte yandan, bu alemde olan bitenin bir senaryodan ibaret olduğunu da teslim edebilmemiz gerekiyor. Burada oynanan tiyatronun senaryosu gereği bize birkaç eşya verilmiş. O eşya üzerindeki malikiyetimiz o gösteri süresince geçerli ve hakiki değil. Asıl maksadımız tiyatro ile verilmek istenen mesajı anlamak olmalı. O mesaja odaklanan kimse kendini kaptırıp tiyatroyu hakikatin ta kendisi olarak görmez. Gerçek hayatın dışarıda cereyan ettiğini bilir.

Ahiretin de denkleme dahil edilmesi bu paradigma değişimi için şart. Değilse, bizim nazarımızda buradaki mülk asıl kalıyor, ki bu bizim default düşünce tarzımız; ahiretteki mülk ise vehmî bir geleceğe öteleniyor. Mesela gözümüzden saklanmış bir ağacın sadece gölgesini görenler gölgeyi asıl zannederler ve ona gölge demezler. İman dürbünüyle ve akıl/kalp gözüyle ağacı görenler ise ağacın kendisini asıl bilirler ve içten içe o ağacı isterler. Şu yazı bu konuyu biraz irdeliyor.

Varoluşsal olarak tanımlayabileceğimiz bu fakriyetin zıddı ise istiğna denilen hal. Maddi ve manevi zenginler elde ettikleri şeyleri kendilerinin bilerek istiğna ediyorlar, yani ellerinde olanlara dair ihtiyaçlarını karşılanmış biliyorlar. Maddi ve manevi yoksullar da eksikliğini hissettikleri şeyleri elde ettikleri anda istiğna edecekler. Bir başka deyişle, zenginler ve yoksullar elde etme tecrübesinde takılıyorlar. Ne elde etmenin ne de elde edilenin mahiyetinin farkında olmadıklarından, ister istemez bir malikiyet oyununun parçası oluyorlar. Vücutlarına takılmış özellikleri kader piyangosundan kendilerine çıkmış hediyeler ve hayatlarında elde ettiklerini kader piyangosundan kendilerine verilen ödüller olarak görüyorlar. Her bir iş o piyangodan bir bilet alma mahiyetine bürünüyor. Elde etmenin ve elde ettiklerinin hakiki mahiyetini anlayana kadar da bu kumarı oynamaya devam edecekler. Fakirler ise elde etme/edememe tecrübesinden bir esma eğitimi ediniyorlar. Şehadet alemi istiğna tarafındakiler için bir kumarhane gibi iken, fakriyet tarafındakiler için ise bir okul mahiyetinde. Yalnız “bu alem bir okuldur” dedik diye hemencecik fakriyet tarafına geçiverdiğimizi zannetmeyelim. Herşey gibi bunun da bir eğitimi var.

Bu eğitimden geçmiş kâmil insanlar fakr ile fahrediyorlar, çünkü onlar malikiyet kumarını oynamayı bırakıp esma okulunun has bir talebesi (talep eden öğrencisi) ve ahiretin halis bir talibi olmuşlar. Ve belki de en önemlisi, talebeliği ve talipliği seçmelerini de kendilerinin bilmiyorlar. Bilemezler, çünkü onlar “buraya kadar benim” demeyi bırakmışlar. Diyemezler, çünkü onlar “işi anlamışlar.”

Bize bilmediğimizi ve kendi başımıza bulamayacağımızı öğreten Kur’an fakriyeti en öz ve veciz bir tarzda ders veriyor:

يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اَنْتُمُ الْفُقَرَٓاءُ اِلَى اللّٰهِۚ وَاللّٰهُ هُوَ الْغَنِيُّ الْحَم۪يدُ

“Ey insanlar! Siz Allah’a muhtaç fakirlersiniz. Allah ise mutlak Ğanî, mutlak Hamîddir.” 35:15

Evet, hepimiz buradaki esma okuluna ve ahiretteki baki mülke muhtacız, fakat herkes ihtiyacını gereği gibi hissetmiyor ve değerlendirmiyor. İstiğnayı bırakarak Ğanî ismine mutlak bir ihtiyaçla tutunanlar ve Hamîd’den başka övülecek ve övünecek birşey bulamayanlar haricinde kimse fakriyete erişemiyor.

Müstağni Hint yoksuluna fakir diyenler ne dediklerini bilmiyorlar. Halbuki onun ne ihtiyacı ne de iştahı var. Bu alem sofrasına geliyor, bir göz atıyor, “ihtiyacım yok” deyip geldiği gibi gidiyor. Kimin sofrasında olduğunu anlamadı, numuneleri tatmadı, asıllara talip olmadı ve lezzet alamadı. Ağlamayan bebeğe süt verilmediği gibi, tok olana nimetin ne numunesi ne de aslı verilmez.

“Devenin iğne deliğinden geçmesi, zenginin Allah’ın Egemenliğine (cennete) girmesinden daha kolaydır” diyen Hz. İsa (asm) bu sözü ile istiğna halindeki kimseyi, yani eline geçeni kendisinin bileni ve ahireti talep etmeyeni kastediyor olmalı. Cenneti talep etmeyen, burada bir talep bileti almayan kimse nasıl cennete girebilir? Bu alemde tecelli eden esmayı okuma istidadımızın mutlak nemalanma ihtiyacını ve ruhumuzun mutlak ebed ihtiyacını dikkate aldığımızda, aramızda zengin kalır mı? Cevâd-ı Kerîmin huzuruna mutlak bir ihtiyaç ve fakriyet ile çıkan bir kimse, o huzuru bir başka şey ile değişir mi?