Arzda Karar Arayan Müstevda’ İnsan

Image from vecteezy.com

Neden bir evimiz, memleketimiz, ait olduğumuz bir topluluk ve mümkünse hiç sarsılmayacak bir düzenimiz olsun isteriz? Neden sürekli bir yer edinme, kök salma, hayatı sabitleme çabasındayız? Ve daha da önemlisi, neden bütün bu yerleşme çabalarımıza rağmen içimizdeki tam yerleşememişlik ve ait olamamışlık hissinden bir türlü kurtulamayız?

Bu sorulara Kur’an’da geçen müstekar ve müstevda’ kavramlarının perspektifinden bakabiliriz. Âdem kıssasında insanın arza inişi şu şekilde anlatılıyor:

وَلَكُمْ فِي الْاَرْضِ مُسْتَقَرٌّ وَمَتَاعٌ اِلٰى ح۪ينٍ

“Sizin için yeryüzünde bir süreliğine bir müstekar ve bir faydalanma vardır.” 2:36, 7:24

Buradaki müstekar “yerleşme yeri”, “karar kılınacak mahal”, “durulacak yer” şeklinde anlaşılabilir. اِلٰى ح۪ينٍ ifadesi bu yerleşmenin mutlak olmadığını bildiriyor. Arzda bir yerleşme var, fakat bu yerleşme belli bir süre ile kısıtlı.

Mesele de zaten tam da bu noktada. Bize bir süreliğine duracağımız bir yer olarak verilen dünyayı tek (nihai) yurt olarak görmeye meylediyoruz. Bu meylin kökeni bir hayli derin. Her birimiz burada kurduğumuz düzeni biraz daha güvenli, biraz daha sağlam, biraz daha kalıcı hale getirmeye gayret ediyoruz. Ev alıyoruz, kariyer inşa ediyoruz, çocuklarımızın geleceğini güvene almaya çalışıyoruz, hatıralarımızı fotoğraflara kaydediyoruz, bedenimizi genç tutmaya çalışıyoruz, vs. Bunlar gayet fıtri, meşru ve gerekli olsa da, bu meylin bize neden verildiğini vahyin rehberliğinde anlamlandırmadığımızda, buradaki müstekar bize rahmet olmaktan çıkıp bize korku ve elem vermeye başlıyor.

Müstekar kelimesinin yapısı da ayrıca düşündürücü. Bu kelime istikrar ve karar kelimeleriyle aynı kökü paylaşıyor. Arapçada istif’âl kalıbı çoğu zaman bir şeyi istemek, aramak, elde etmeye çalışmak manalarını çağrıştırır. Buradan hareketle, müstekar kelimesi “yerleşilen yer” yanında, “karar kılmayı isteme” ve “istikrar arama” şeklinde de anlaşılabilir.

Arzdaki istikrar arayışımızın kökeninin bu alemdeki ilk yurdumuz olan ana rahmine kadar uzandığı söylenebilir:

وَنُقِرُّ فِي الْاَرْحَامِ مَا نَشَٓاءُ اِلٰٓى اَجَلٍ مُسَمًّى

“Dilediğimizi rahimlerde belirlenmiş bir süreye kadar karar kıldırırız.” 22:5

Ana rahmi dünyada ilk karar kıldığımız yer. Orada rızkın peşinden koşmadık; bilakis rızık bize geldi. Orada korunmak için herhangi bir tedbir geliştirmedik; bilakis kendimizi bizim için hazırlanmış bir emniyet ortamı içinde bulduk. Orada hiçbir şeyi yapmamız, hiçbir şeyi edinmemiz ve hiçbir yere gitmemiz gerekmedi. Bir başka deyişle, orada isteme olmayan bir karar halini tecrübe ettik. İşte dünyadaki istikrar arayışımızın ardında kaybettiğimiz bir karar halinin özlemi var.

Bu noktada müstevda’ kelimesi devreye giriyor:

وَهُوَ الَّذ۪ٓي اَنْشَاَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ فَمُسْتَقَرٌّ وَمُسْتَوْدَعٌ

“Sizi tek bir nefisten meydana getiren O’dur. Sonra (sizin için) bir müstekar ve bir müstevda’ vardır.” 6:98

Tefsirlerde müstekar ve müstevda’ kavramları hakkında farklı açıklamalar yapılmış. Kimi sulb ve rahim, kimi dünya ve kabir, kimi rahim ve dünya, kimi de insanın geçirdiği farklı konaklama merhaleleri olduğunu söylemiş. Bu yorumlar insanın bir yerden başka bir yere taşınan, bir halden başka bir hale geçirilen bir varlık olduğu hususunda birleşiyor.

Müstevda’ kelimesinin kökü و د ع. Vedi’a, emanet bırakılan şey demek. İstîdâ’ ise bir şeyi bir yere emanet olarak koymak, geçici olarak bırakmak, saklamak demek. Dolayısıyla, müstevda’ kavramı her bir şeyin geçici ve emaneten burada bulunduğunu dile getiriyor.

Bir tarafta arzdaki istikrar arayışı, diğer tarafta geçici ve emaneten yaşanan bir hayat. Herşeyin kalıcı olanını istiyoruz, sevdiklerimizden ayrılmak istemiyoruz, kazandığımızı kaybetmekten korkuyoruz, gençliğin gitmesine razı olamıyoruz ve hatıralarımızın silinmesine içerliyoruz. Çünkü varlığı seviyoruz. Öte yandan, her müstekar günün sonunda müstevda’ olduğunu, yani aranan kararın burada olmadığını, o görevi görecek bir başka alemin olması gerektiğini ilan ediyor.

Eşya ile mana-yı ismi ilişki kurduğumuzda buradaki müstekarrımızı bir karar hali olarak görüyoruz. Kur’an bunu 7:176’daki ifadeyle اَخْلَدَ اِلَى الْاَرْضِ, yani arza yapışmak, ebediyeti arzda aramak ve eşyayı ebedi tevehhüm ederek sevmek şeklinde tasvir ediyor.

Mana-yı harfi nazar ile baktığımızda ise dünya bir yurt olmaktan çıkmasa da, nihai ve hakiki yurt olmaktan çıkıyor. Buradaki evimiz yan kapıdaki cennetin bekleme salonuna, malımız Malik-ul Mülk’ün teçhizatına, bedenimiz ruhumuzun içinde eğitim gördüğü bir cihaza, zaman ahiretin sonsuzluğunu anlamaya yarayan bir saat ibresine dönüşüyor. Bir başka deyişle, buradaki müstekarrımız müstevda’ boyutunu kazanıyor.

Velhasıl, arza yerleşmek istiyoruz ve fakat bir türlü tam manasıyla yerleşemiyoruz, çünkü:

  • fıtratımız bu geçici aleme değil, beka alemine yerleşmek üzere yaratılmış;
  • hakiki karar yurduna iştiyak duymamız ve orada tecrübe edilecek kararın mahiyetini ve kıymetini idrak etmemiz murad ediliyor.

O halde, müstekarrımız ve müstevda’ımız bize talim ve terbiye ile görevli bir garib seyyah (gurbetteki yolcu) olduğumuzu hatırlatmalı ve bizi hakiki yurdumuza yerleştirecek Zât’a yönelmeye vesile olmalı.