İnsanın Suni Sanatı

Image from vecteezy.com

Sanat deyince aklımıza güzel sanatlar (fine arts) geliyor. Halbuki kelimenin orijinal anlamı üretim. Mesela, aynı kökten gelen sanayi kelimesi orijinal anlama daha yakın. Her sanatkar, özellikle de tüm sanatkarların sanatkarı olan Sani (الصانع), sanat ürünü üretir. Bir başka deyişle, sanatı ve üretimi beraber düşünmek lazım.

Bu noktanın önemini Nursi’nin sun’i libas kavramında görebiliriz:

“Dünyada sun’î libasın hikmeti, yalnız soğuk ve sıcaktan muhafaza ve ziynet ve setr-i avrete münhasır değildir. Belki mühim bir hikmeti, insanın sair nevilerdeki tasarruf ve münasebetine ve kumandanlığına işaret eden bir fihriste ve bir liste hükmündedir.”

Suni deyince aklımıza hemen yapay anlamı geliyor. Evet, Sani’in sanatına nazaran bizimki yapay. Fakat bu yapaylık değersizliğe işaret etmiyor. Michelangelo’nun bir heykeli kıymetsiz görülebilir mi? Görülemez, çünkü hammaddesi olan mermere kıyasla nihayetsiz kıymetli. Hele ki onu yapan Michelangelo gibi bir usta ise, o zaman ona paha biçilmez. Verilen hüküm, neyin neyle kıyaslandığına göre değişir. Benzer şekilde, üstümüzdeki suni yani insan ürünü elbise de kıymetsiz görülemez.

Endüstriyel üretimde çeşitli hammaddeler kullanarak onlara nispeten çok daha kıymetli ürünler ortaya çıkarıyoruz. Bilim ve teknolojide ileri giden ülkeler geri kalmışlara (nezaketen onlara gelişmekte olan diyorlar) nispeten bu işi çok daha iyi yapıyorlar ve zenginliklerini daha da artırıyorlar. Global tedarik zincirlerinde genellikle geri ülke hammaddeyi sağlar, ileri ülke de işler—İtalyanların bizim fındığı alıp Amerika’ya Nutella markasıyla satması gibi. Burada bize önemli bir ders var. Sanatta ve sanayide geri kalırsak, kader-i ilahinin tokadını hem burada hem de ahirette yeriz.

Richard Feynman’ın dediği gibi, insan yapmadan ve üretmeden bilemez. Toprak gibi nispeten basit bir hammaddeden insan gibi inanılmaz kompleks ve kıymetli bir ürünü ortaya çıkaran Sanatkarı (Sanii) tanımak istiyorsak, O’nun sanatını taklit eden ürünler ortaya koyabilmeliyiz. En yüksek sanatı ortaya çıkarmak istiyorsak, Sanatkarın en yüksek kıymetteki eseri olan insanı taklit eden yapay zeka gibi ürünlere yönelmeliyiz.

Bir sanatta uzmanlaşmış kime bakarsak bakalım, işini ciddiyetle yaptığını görürüz. Böyle bir kimse hatalarından ders çıkarır ve aynı hatayı bir daha tekrarlamamaya azmeder. İhtisası arttıkça dikkat ettiği ve sakındığı hatalar detaya iner, incelir ve letafet kesbeder. Bir başka deyişle, ihtisas ve mesleki ahlak elele gider. Eğer meslek manayı harfi nazar ile icra ederse, mesleki ahlakı mesleki takvaya dönüşür. Bu da hayatın diğer alanlarındaki takvayı tartışmasız olumlu etkiler. Bir başka deyişle, ne vahiysiz bir sanatla iştigal ve ne de sanatsız bir vahiyle iştigal bize nihai anlamda tatmin eder. Sanat ve vahiy bizim iki kanadımız gibidir. Tek kanatlı kuş uçamaz.

Bu noktada akla şu ve benzeri bir itiraz gelebilir: “Üretim yapmak için medeniyete dahil olmak lazım. Halbuki hazır medeniyet para kazanmayı, kar etmeyi herşeyin üzerine çıkarmış; insanları köleleştirip sömürüyor. Ben bu medeniyetin bir dişlisi olmak istemiyorum.”

Bu haklı bir kaygı olmakla beraber, medeniyetten kendimizi soyutlamamız için yeterli bir sebep değil. Hazır medeniyeti eleştiren Nursi aynı zamanda o medeniyetin içindeki sanatkarlara şu şekilde sesleniyor:

“Lâkin, eğer kıymettar bir ibadet olan, sırf menfaat-i ibâdullah için ve menâfi-i umumiye ve istirahat-i âmmeye ve hayat-ı içtimaiyenin kemâline hizmet eden ve elbette ekalliyet teşkil eden muhterem san'atkârlar ve mülhem keşşaflar, arkanızda ve içinizde varsa, o hassas zatlara şu remiz ve işârât-ı Kur'âniye, sa'ye teşvik ve san'atlarını takdir etmek için, elhak kâfi ve vâfidir.”

Yukarıdaki cümlenin vurguladığım kısımları önemli. Onun “varsa” sözünü “olmalı” şeklinde anlayabiliriz. “Böylesi muhterem san’atkârlar ve mülhem keşşaflar inşaAllah olur” demenin yanında, bu tür zatlar olmaya gayret etmemiz gerekir. Azınlıkta kalmaya mahkum olsak da, hazır medeniyetin içinde cihad etmek ve manayı harfi nazarı bu medeniyet içinde uygulamak ve tanıtmak ile mükellefiz. Bu medeniyetin elbette zararlı yönleri var. “Hele önce onlar bir ortadan kalksın, sonra biz medeniyete dahil oluruz” dersek, Musa’ya rest çeken İsrailoğullarına benzeriz:

قَالُوا يَا مُوسٰٓى اِنَّ ف۪يهَا قَوْمًا جَبَّار۪ينَۗ وَاِنَّا لَنْ نَدْخُلَهَا حَتّٰى يَخْرُجُوا مِنْهَاۚ فَاِنْ يَخْرُجُوا مِنْهَا فَاِنَّا دَاخِلُونَ

“Onlar da: ‘Ey Musa! Orada zorba bir kavim var. Onlar oradan çıkmadıkça biz oraya asla girmeyiz. Eğer oradan çıkarlarsa, şüphesiz biz de gireriz’ dediler.” 5:22

Bu dünyada herşeyin problematik olduğunu unutmamak lazım. Biz bir problemi çözmeye çalışırken, bir sürü başka problemler ortaya çıkar. İstiyoruz ki, medeniyet de, dünya da fıstık gibi problemsiz ve temiz olsun. Halbuki bizden beklenen kirin pasın içinde hakkı batıldan ayırmayı öğrenmek. Elimizi kirletmeden bir şey öğrenemiyoruz: if you want to learn, get your hands dirty!

Evet, karşımızda pek de tasvip etmediğimiz bir modernite tiyatrosu oynanıyor. Kimileri oyuna kendini kaptırıp alması gereken dersi unutuyor. Kimileri seyirci koltuğundan inmeyip fesüphanallah çekiyor. Azınlıkta kalan kimileri de oyuna katılıp senaryonun aslında tam da olması gerektiği gibi yazıldığını farkediyor ve önceki tasvip etmeyişinden utanıyor. Bu okula bu öğrencilerin hepsi lazımmış ki, “ben ne yapmalıyım?” derdine düşüp kendimize bir rehber arayalım ve sanatımızı vahyin rehberliğinde الصانع ismini tanıma maksadıyla icra ve takdir edelim.