Âdem ve İsimler
Image from vecteezy.com
Âdem (asm) hepimizin babası olduğu gibi, onun kıssası da tüm “kıssaların babası” mahiyetinde. Bu kıssa diğer tüm kıssaları bünyesinde toplayan bir “çatı” (meta-story) olduğundan, gereği gibi anlamak özel bir çaba gerektiriyor. Bu yazıda Âdem kıssasının belkemiğini teşkil eden 2:30’a ve 2:31’in ilk cümlesine odaklanacağım.
Bakara 2:30
وَاِذْ قَالَ رَبُّكَ
“O an Rabbin dedi”
اِذْ kelimesi genellikle geçmişteki hadiseleri anlatırken kullanılıyor. Fakat bazı meallerin de belirttiği gibi, söz konusu hikaye zamanlar üstü bir mahiyette olduğundan, geçmişte olup bitmiş bir hadise şeklinde değil, içinde bulunduğumuz anın teorik modellemesi olarak anlaşılması gerekir. اِذْ kelimesinin bu tür bir kullanımı sadece buraya özel değil. Başka bir örnek için 50:17’ye bakılabilir.
Rabbin sözünü söylediği an ile dinleyicinin dikkatini varoluşsal sorularına ve vahye verdiği an arasında direkt bir ilişki var. Rabb her an dinleyicinin dikkatine konuşmakta.
Dinleyici dikkatini konuya verdiği zaman Rabbin sözünü duyuyor.
Kıssa dinleyicinin Rabbinin sözü ile başlıyor. Dolayısıyla, okuyucu kıssanın kendi terbiyesine (eğitimine) bakan yönüne odaklanmalı.
لِلْمَلٰٓئِكَةِ
“meleklere”
Melek kavramı özellikle bu kıssada iki şekilde anlaşılabilir:
- Nev / cins: Bildiğimiz melek, yani eşyanın melekut boyutu ve müekkel melek toplamı. Cansızlar, bitkiler ve hayvanlar gibi seviyesi sabit olan, insanın öğrenmesi cinsinden bir öğrenmeyi gerçekleştiremeyen ve eşyayı isimlendiremeyen varlık.
- Hal: Vahyin eğitimine henüz girmemiş, beşeriyetten insaniyete geçmemiş, kendini melek gibi iyi niyetli bilen veya öyle olmak isteyen, Yaratıcıyı gizliden veya açıktan şer yaratmakla suçlayan, şerrin mahiyetini ve insanın meleklere olan potansiyel üstünlüğünü bilmeyen, şerrin tek mercisi (adresi) olduğunu farketmeyerek kendine yabancı düşmüş insan. İdealize edilmiş beşeriyet olarak da düşünülebilir. Masallarda hayvan cinsinden kahramanların ağzına nasıl insanların sözlerini koyuyorsak, bu haldeki beşer de Âdem’in görevlendirilmesi hususunda meleklerin ağzına Yaratıcıyı itham eden sözlerini koyuveriyor ve melekleri kendi adına konuşturuyor. Melek kavramının bu türden bir yorumuna bu noktadan itibaren kısaca “beşer” diyeceğim.
اِنّ۪ي جَاعِلٌ
“Şüphesiz Ben atayıcıyım”
Birinci önemli husus, yaratma (خلق) yerine yapma (جعل) fiili kullanılmış. Dolayısıyla, konu insanın yaratılmasından ziyade halife olarak atanması hakkında. Bu nokta beşeriyet-insaniyet ayrımı ile de uyumlu. Melek kavramının hal yorumuna göre, vahyin eğitimine girmemiş beşere insanın arzda halife kılındığı ve tüm kainatın en mükemmel meyvesinin insan olduğu bildiriliyor. Beşeriyetten insaniyete geçiş ile meleklerden Âdem merkezli melek-Âdem-İblis sistemine geçiş birbirine benzer.
Aşağıdaki ayette ise atama yerine yaratma fiili tercih edilmiş:
وَاِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلٰٓئِكَةِ اِنّ۪ي خَالِقٌ بَشَرًا
Takip eden ayetlerde 2:31’dekine benzer bir itiraz yok. Önce beşer yaratılıyor, sonra arza halife atanıyor. İtiraz beşerin yaratılmasına değil, Âdem’in tüm varlığa mümessil halife olarak atanmasına geliyor.
İkinci önemli husus, 2:30’da geçen جَاعِلٌ kelimesi atayıcıyım yerine gelecek zaman kipi kullanılarak yapacağım (veya yaratacağım) şeklinde meallendiriliyor. Halbuki hem bu kelime hem de 15:28 ve 38:71’de geçen خَالِقٌ gramatik açıdan ism-i fail kalıbında. Mesela aynı kalıptaki şair şiir yazma fiilinin faili demek. Dolayısıyla, جَاعِلٌ kelimesini “atayıcıyım” şeklinde anlamak kıssanın zaman üstü mahiyetine ve geniş zaman kipinde anlaşılması gereğine daha uygun. Bu kelimeyi bu şekilde anlayınca, “melekler insanın zulmedeceğini nereden biliyordu” gibisinden kıssada geçen hadiseleri zaman boyutuna koyan türden anlayışların da önünü almış oluyoruz. Ayet جَاعِلٌ yerine سَأَجْعَلُ deseydi, o zaman mutlaka “atayacağım” şeklinde çevirmemiz gerekecekti.
فِي الْاَرْضِ خَل۪يفَةً
“arzda halife”
Halifeden kastedilenin vahyin öğrencisi olan insan (Âdem) olduğunu biliyoruz. Ayetin devamında ve bir sonraki ayette halifenin özellikleri gündeme gelecek. Burada sadece halifenin Rabbin arzdaki temsilcisi ve O’nun terbiyesinin bir numaralı muhatabı olduğunu belirtelim.
Halife arza (arz okuluna) yerleştiriliyor. Melek nev’i ve beşer arzın ne olduğunu biliyorlar. Melekler biliyor, çünkü alem-i şehadet onlar ile varlık buluyor. Beşer biliyor, çünkü gözlerini (görme melekesini) arzda açar açmaz kendisini aşağıdaki sorunun benzeri bir sorular yumağı içinde buldu.
قَالُٓوا اَتَجْعَلُ ف۪يهَا مَنْ يُفْسِدُ ف۪يهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَٓاءَ
“Dediler: Orada fesat yapan ve kan döken birini mi [halife atıyorsun]?”
Melekler ve insanın zihnindeki ideal beşer arza ilaveten insanın da özelliklerinden haberdarlar ve onun zulmetme potansiyelini itiraz edercesine sorgulayarak gündeme getiriyorlar. Böylesi bir itiraz beni melek kavramını nev (cins) yerine hal (beşer) şeklinde anlamaya meylettiriyor. Zira melekler tanım gereği verilen emri sorgusuz sualsiz uygularlar; itiraz edemedikleri gibi, itirazı andıran sorgulamalara da giremezler. Ayetin “Rabbin” kelimesiyle başladığını hatırlarsak, kıssa bize meleklerin ağzından dökülen sorunun beşeriyetimize ait olduğunu haber veriyor. Rabb meleklerin (nev) fikrini almak için konuyu onlara açıyor olamaz. Rabbin maksadı ancak vahyin öğrencisine bilinmeyeni bildirmek olabilir, ki bu noktaya ayetin devamında değiniliyor.
Halife vazifesi ile görevlendirilen insan neden zulmedebilmeli? Nasıl ki nihayet derecede şiddetli bir ışığa bakılamadığından o ışığın özellikleri bilinemez ve kaynağı tanınamaz, ona adem (عدم) yani gölge girmesi lazım ki şiddetini azaltsın. Aynen öyle de, mahz-ı vücud olan meleklere yani varlığa (mevcudat-ı hariciyeye) Âdem gibi ademi tecrübe edebilen bir öğrenci girmesi lazım ki, hem eşyanın özelliklerini sistematik bir tarzda bilgi ve bilim üreterek çalışabilsin, hem de onların ve kendisinin Yaratıcısını tanıyıp tanıtabilsin.
Meleklerin (idealize edilen beşeriyetin) sorusu iki tür şerri problematize ediyor:
- Fesat, düzenin bozulması demek ve sulhun ve varlığın (kevn) zıt anlamlısı. İnsanın olmadığı arzda sulh ve düzen var ve insan bunu bozuyor. İlaveten, kevn-fesat alemi olarak da tasvir edilen alem-i şehadeti insan denen gözlemci fesada yani zevale ve yok olmaya meyyal ve maruz görüyor. Bunlar insanı derinden derine rahatsız ediyor. Vahiy ona nazarını ıslah etmesi ve terbiyeye girerek alemdeki düzene şuuru ile ayak uydurması (orduya yazılması) gerektiğini söylüyor. Buna ilaveten, arzdaki tecrübesinden bir ahirete iman çıkararak fesadın ve zevalin ancak surette olduğunu, hakikatte ise varlığın sadece artırıldığını ve göze görünen adaletsizliklerin arkasında hiçbir adaletsizliğe yer bırakmayan bir adalet mekanizması (mahkeme-i kübra) olduğunu haber veriyor.
- Arzda fesat çıkarmak, eşya arasındaki intizamı yani şeriat-ı fıtriyeyi ihlal etmekle veya ihlal edildiğini tasavvur etmekle alakalı.
- Bu perspektiften bakıldığında kıssanın öğeleri şu kavramlarla eşleştirilebilir:
- Melek = sulh / varlık
- İblis = fesat / zeval
- Âdem = sulh + fesat / varlık + zeval
- Kan, insan için kutsal. Değilse, hayvanlar her gün birbirinin kanını döküyor. Kan dökülmesinden ancak insan perspektifinden bakan biri rahatsız olabilir, ki bu da melek kavramını ideal beşer şeklinde anlamak için bir başka sebep. Beşeriyet insanın kan dökme potansiyelinden aşırı derece rahatsız oluyor ve “buna ne gerek vardı” diye sürekli sorguluyor.
- Kan dökmek, şeriat-ı diniyeyi yani sosyal düzeni ihlal etmekle alakalı.
- Bu perspektiften bakıldığında kıssanın öğeleri şu kavramlarla eşleştirilebilir:
- Melek = adalet / helal
- İblis = zulüm / haram
- Âdem = adalet + zulüm / helal + haram
Ayette açıkça dile getirilmese de, arka plandaki kavram şeriat. Âdem’in ağaca yaklaşması her iki türden şeriatin ihlalinin prototipi mahiyetinde. İhlal ederek hem şeriatin ve hem de onu ihlal etme kabiliyetinin varlığını farkediyor.
İnsan olmadığında sulh ve intizam (şeriat-ı fıtriye) olsa da, varlığı bilinmiyor. Şeriat-ı diniye insanların sosyal hayatıyla ilgili olduğundan vücud dahi bulamıyor. Bunlar olmasaydı ve tanınmasaydı eksik kalırdı, çünkü varlığın var edilmesinin maksadı onun Sahibinin tanıtımı. O tanıtımı anlayacak ve başkalarına öğretecek zalim ve cahil öğrenciler lazım. Bu öğrenciler derslerine ister istemez itirazvari sorular sorarak başlıyorlar. Rabbin halifesinin arzda fesat çıkarma ve kan dökme potansiyelini bu aşamada anlamlandıramıyorlar. Bir yandan kendilerini melek gibi masum zannediyorlar, bir yandan da şeriat-ı fıtriye ve şeriat-ı diniyeden haberleri bile olmadığından, an itibariyle ikisini de ihlal ettiklerinin farkında değiller. İtiraz etmeliler ki ders başlasın. İtiraz, dersin başlama zili mahiyetinde. Her hikmetli öğretmenin yaptığı gibi, Rabb itirazı yani problemi merkeze alarak dersi anlatıyor. Buna eğitim camiasında problem temelli eğitim (problem-based learning) deniyor.
وَنَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَنُقَدِّسُ لَكَ
“Ve biz seni tesbih, tahmid ve takdis ederken…””
Melek nev’i tek bir ağızdan konuşarak “biz” diyor, çünkü nefisleri yok ve “ben” diyemiyorlar. Aynen bir bedenin hücrelerinin kendileri adına hareket edememeleri ve halleri ile “hepimiz birimiz, birimiz hepimiz için” demeleri gibi, melek nev’i sadece vahdeti tecrübe ediyor ve kesreti bilmiyor. Bu özellik insana “ben ondan üstünüm” diyen İblis ile kazandırılıyor. İnsan yoksa, ismiyle referans verilen herhangi bir melek (mesela Cebrail) de olamıyor.
Melek nev’i tesbih, tahmid ve takdis edebiliyor ve fakat
- bunları yapmamayı seçemiyor çünkü iradeleri yok,
- bunların yokluğunu tecrübe edemiyorlar,
- bunları vahyin rehberliğinde öğrenmiyorlar.
Melek nev’i bunları ancak lisan-ı halleriyle yapıyor olabilirler – aynen eşyanın lisan-ı haliyle Rabbini tesbih etmesi gibi. İnsanı hayvanlardan ve diğer sair varlıklardan ayıran en önemli özellik lisan. Melekler yani eşya kavli lisan ile tesbih, tahmid ve takdis edemezler, çünkü lisan edinme ve üretme kapasitesi (ki bu eşyaya isim koymakla direk alakalı) sadece insanda var. Diğer bir deyişle, melekler Rabbin Kelam sıfatına muhatap olamıyorlar. Mesela Cebrail vahyi taşıyor, iletiyor ve fakat terbiyesine giremiyor. Cebrail postacı gibi iken, rasululullah (asm) hem öğrenci hem de eğitmen mahiyetinde.
Meleklere benzeyen ideal beşer tüm beşeriyet adına söz alarak şerrin tecrübesine ve vahyin rehberliğine gerek olmadığını, zulümatın (karanlığın) ve zulmün (adaletsizliğin) kurtulunması gereken bir şey olduğunu öne sürüyorlar. Bunların varoluşsal gerekliliğini anlamıyorlar. Şerri kurtulunması gereken bir şey olarak görmek ile vahyin ve varlığın kıymetini şerrin tecrübesi vesilesiyle görmek arasında dünya kadar fark var. Bu itirazın temsilcilerine örnek olarak (1) eskinin bir takım filozofları, (2) günümüzün vahyi reddeden hümanistleri ve (3) şerrin eğitimsel değerini bilmeyen veya bilmediği halde bildiğini zanneden ve günümüzdeki insanların en hayırlısı olarak kendilerini bilen bir takım dindarlar verilebilir.
Bu perspektiften bakıldığında kıssanın öğeleri şu kavramlarla eşleştirilebilir:
- Melek = vahdet / hayır / nur
- İblis = kesret / şer / zulümat
- Âdem = vahdet + kesret / hayır + şer / nur + zulümat
قَالَ اِنّ۪ٓي اَعْلَمُ مَا لَا تَعْلَمُونَ
“[Rabbin] dedi: Şüphesiz Ben sizin bilmediğinizi bilirim.”
Şerre getirilen itirazın karşısına Rabb onların bilmemesini ve kendisinin onların bilmediğini bilmesini koyuyor. Bilmeyi (episteme) gündeme getirmek zorunda değildi. Rabb sadece bilmekle kalmıyor, bilinmeyeni de kapasitesi olana vahyi ile öğretiyor. Rabb ile başlayıp bilmek / bilmemek ile biten 2:30’un ana teması net bir şekilde eğitim.
“Bilmediğinizi bilirim” sözü melek nev’ine veya beşere atılan bir fırça değil. Melek nev’inin itiraz etme kabiliyeti olmadığından, hiçbir durumda fırça çekilmeyi de hak etmiyorlar. Rabb cehl-i mürekkep yani bilmediğini bilmez haldeki beşere varlığın hakiki mahiyetini ve Rabbe bakan hikmetlerini bilmediklerinden ötürü Âdem’in halife olarak atanmasına itiraz ettiklerini haber veriyor. Zira bu bilinmeyenlerin öğrenilmesi ve öğretilmesi gerekiyor ve bunu sadece halife yapabiliyor. This is when the unknown unknown becomes known unknown. Böyle bir cevap ancak bilmediğinin önce varlığını farkedebilen sonra da onu öğrenebilen insana bir şey ifade eder. “Bilmediğinizi bilirim” cevabı öğrenciye bilmediği şeyin varlığını farkettirerek onu cehl-i mürekkep konumundan çıkarıp cehl mertebesine “indiriyor” (cennetteki beşer dünyaya Âdem yani vahyin öğrencisi olarak iniyor). Bahis konusu cevap öğrenciye bir bilgiyi iletiyor ve zannedildiği gibi bir “non-answer” değil. Beşer içine düştüğün cehl problemi ile insaniyetini farkediyor ve eğitime ihtiyacı olduğunu anlıyor.
Rabbin bu cevabını aşağıdaki ayetle irtibatlandırmak gerekir:
عَلَّمَ الْاِنْسَانَ مَا لَمْ يَعْلَمْ
“İnsana bilmediğini öğretti.” 96:5
İnsanın bilmediğini öğrenmesi iki aşamada gerçekleşiyor:
- Önce neyi bilmediğini yani neyin cahili olduğunu öğreniyor: unknown unknown => known unknown
- Sonra bilmediğini farkettiği şeyin kendisini öğreniyor: known unknown => known known
Konuya geri dönersek, Rabb bahis konusu itirazın arkasında bilinmeyen şeyler olduğunu bildirdi ve fakat onların ne olduğunu henüz söylemedi.
Bakara 2:31
وَعَلَّمَ اٰدَمَ الْاَسْمَٓاءَ كُلَّهَا
“Ve [Rabbin] Âdem’e tüm isimleri öğretti.”
Rabbin talimi başladı ve bitti. Rabb, alem-i şehadetteki geçmiş ve gelecek tüm esma eğitimine ihatalı bir nazar ile bakarak geçmiş zaman kipi kullanıyor.
“Bilmediğinizi bilirim” cümlesinin nesnesi yani bilinmeyenin ne olduğu ortaya kondu: isimler. O halde bir önceki ayette melek nev’i ve beşer Rabbin esması ile tesbih, tahmid ve takdis ediyor olamazlar. Şimdi karşımızdaki önemli soru şu: Âdem’in isimleri öğrenmesinin ne önemi var?
Bu sorunun bizdeki kısa cevabı şu: isimlerden kasıt Rabbin sayısız ve mutlak esması. Âdem olmasaydı, O’nun esması tanınamazdı ve varlık abesiyete bürünürdü. Zira varlık kendi adına var değil, kendisini yapanı tanıtmak için var. Her ne kadar her birimiz kendi adımıza yaşasak, hadiselere kendimize göre bir değer atfetsek ve kendi yargılarımıza göre kararlar alsak da, aslında varlık sebebimiz, hikmetimiz ve kıymetimiz bizim tahayyülümüzün çok ötesinde.
Dikkat ederseniz verdiğim bu kısa cevapta günlük hayatta kullandığımız isimlere değinmedim. Zira biz bu tür isimleri öğrenmenin dînî açıdan herhangi bir kıymetinin olabileceğini düşünmüyoruz. Halbuki Rabbin esmasını insanın eşyaya isim koyma ve lisan üretme kabiliyetinden ayrı düşünemeyiz. İnsanın olmadığı bir alemde Rabbin esması bilinmediği gibi, ne meleklerin ne de eşyanın ismleri olamıyor ve herşey isimsiz kalıyor. O halde öncelikle isimlerden bahsetmemiz lazım, çünkü onları Rabbin esmasına nazaran çok daha önce öğreniyoruz ve esma eğitimimizde onları kullanıyoruz.
İsim ve İsimlendirme Nedir ve Neden Önemli?
Öncelikle herkes bir isimle dünyaya geliyor. İnsan herşeyden önce kendi nefsini sevdiği gibi, her isimden çok da kendi ismini seviyor ve ona karşı algıda seçici oluyor. O kadar ki, kendimizi ismimizden ayrı düşünemiyoruz.
Konuştuğumuz lisanın en temelinde eşyaya isim koymak ve eşyanın isimlerini öğrenmek var. Çocuklar genellikle fiillerden önce isimleri öğreniyor, çünkü fiiller nisbeten daha soyut. Özellikle İngilizce gibi isim temelli dillerde bu özelliğimiz daha da belirginleşiyor. İnsan zihni somuttan soyuta geçecek şekilde programlanmış. Fiziksel yani harici vücudu olan nesneleri tanımak ve onlara isim vermek, onların yaptığı veya iştirak ettiği işleri (fiilleri) tasvir etmeye nazaran daha temelde ve daha somut.
Gramatik açıdan yapılan “isim” (noun) ve “fiil” (verb) ayrımının ötesinde, isimlendirme (“to name something”) diye de bir mevzu var. Konu eğer lisanın öğelerini isimlendirme ise, fiillerin, edatların, bağlaçların, vs. hatta harflerin bile isimleri var. Mesela Arapça’daki ن harfinin ismi nûn. Arapça metinleri okumayı öğrenmeye elif-ba denen harflerin isimleriyle başlıyoruz. Bir şeyi isimlendirmek, o şeyi diğer şeylerden ayırt etmek, tanımak ve o şeye özel bir alamet olan ismini onun üzerine zihnen koymak demek. Bir cümleyi anlamak için öncelikle o cümlede geçen kelime ve harfleri ayırt edebilmemiz ve onları hafızamızdan çağırabilmemiz lazım ki, akabinde o kelime ve harflerin gramatik açıdan nasıl bir araya geldiğini de dikkate alarak cümlenin manasını deşifre edebilelim.
İsmin sahibi olan nesneye müsemma deniyor. Mesela “benim adım Ali” cümlesinde “ben” müsemma iken, “Ali” onun ismi. Ali diğer kimselerin onu tanıdığını ve varlığını teyit ettiğini ismini kullanmalarından anlıyor. Ali’nin varlığı başkalarının zihnine ismiyle ve isminin arkasındaki özellikleri (sıfatları) ile yansıyor ve Ali’nin harici vücudunun izdüşümü (gölgesi) o zihinlere vurarak orada bir yer ediniyor. İsmi sayesinde Ali’nin varlığı diğer insanların zihinlerine doğru yayılıyor. Hepimiz varlığa meftun olduğumuzdan, varlığımızın ve ismimizin başka zihinlerde yer edinmesi bize büyük bir lezzet veriyor. O kadar ki, ismimiz ile onun müsemması olan kendimizi çoğu zaman birbirine karıştırıyoruz. “Sen ve Ali aynı şey mi” sorusuna kişi hiç düşünmeden evet cevabını verebiliyor. Kendimiz için geçerli olan bu durum başka nesneler ve onların isimleri için de geçerli. Harici vücudu olan nesneler ile tamamen zihnimizin ürünü olan isimleri birbirlerine bir nevi “yapıştırıyoruz.” Kur’an bu haldeki insanı “onlar sizin ve atalarınızın koyduğu isimlerden başka bir şey değildir” (53:23) diyerek ikaz ediyor. İsim ile müsemmayı birbirine karıştırmamayı öğrenmemiz ve bu hususta bir hassasiyet geliştirmemiz gerekiyor.
Fiil cümlelerinde bir hali, hareketi veya davranışı tanıyıp, isimlendirip o fiili yapan faile atfediyoruz. Hiçbir fiil onu yapan failden (isimden) ayrı düşünülemiyor. Mesela “Ayşe yemek yaptı” cümlesinde Ayşe ve yemek iki isim; yapma fiili bu iki isim arasındaki ilişkinin mahiyetini tanımlayarak açıklıyor. Eşya arasındaki sebep-sonuç ilişkileri bu tür cümleler neticesinde zuhur ediyor. Bu örnekte Ayşe hem bir eylemde bulunuyor, hem de o eylem yemek denen nesneyi ortaya çıkarıyor. Ayşe sebep, yapma eylem, yemek sonuç. Yapma fiili ikisi de isim olan sebep ile sonuç arasındaki ilişkinin mahiyetini belirliyor (akademik tabir ile “moderate” ediyor, Kur’ani tabir ile “boyuyor”).
Arapça’da sebbe fiilinin bir anlamı “bir şeye isim takmak” ve sebep kelimesinin bir anlamı da “ip.” Yani sebep-sonuç ilişkilerini nesnelere verdiğimiz isimler arasında kurduğumuz zihni bağlar olarak düşünebiliriz. Bu gayet normal bir proses. Vehmi isimlerin harici vücudu olduğunu zannettiğimiz gibi, sebepler ve sonuçlar arasındaki bağlara da harici vücut atfediyoruz.
İsimlerle başlayıp çeşit çeşit cümleler kurmaya uzanan lisan edinme süreci ile sebep-sonuç ilişkilerinin zihnimizde yerleşmesi beraberce gerçekleşiyor. Bunların hepsinin temelinde eşyayı birbirinden ayırt etme (pattern recognition) ve isimlendirme (naming) var. Hepsinin tepesinde de beyan (rhetoric, belagat) yani başı sonu belli bir düşünce silsilesini sebepleriyle delillendirerek açık ve anlaşılır bir şekilde ifade etme kabiliyeti var. Bilim ve teknoloji insanlığın ürettiği beyanın yan ürünü (by-product) mahiyetinde. Eşyanın mana boyutu bize lisan ile açılıyor. Lisanı olmayan insan hayvan mertebesinde kalıyor.
Bir toplumun lisanının zenginleşmesi ve tedavüle soktuğu kelimelerin sayıca zenginliği o toplumun maddeye ve alem-i şehadete ne derece nüfuz ettiği ile direk alakalı. Yeni isimler üreterek tedavüle sokmak hiç de basit bir hadise değil, çünkü bunu ancak bilim ve teknoloji üreten ve diğer toplumların anlam-değer dünyasına hükmeden söylemler geliştirebilen toplumlar yapabiliyor. Milletler arası ilişkilerde bilgi yani isim üretenler üste çıkıyor. İhsan Fazlıoğlu’nun şu sözü gayet manidar: “İsim koyan yönetir.”
İsimler ile Manayı İsmi Nazar Arasındaki İlişki
Bu noktada lisanımızda kullandığımız isimleri manayı ismi nazar ile irtibatlandırmamız gerekir. Bir lisan öğrenen, sebep-sonuç ilişkilerini kuran ve belli bir derece beyan kabiliyetini edinen kimse varlığa manayı ismi yani kendi adına nazar eden bir beşer haline geliyor. Lisanı olmayan beşer olamıyor.
İsimleri müsemmalarına (ait olduğu şeylere) yapıştıran ve gözlemlenen fiilleri faillerine atfeden manayı ismi nazar varlığın yakın / yapışık manasını (semasını) bize açıyor – aynen dünyaya onu çepeçevre saran bir atmosfer verilmesi gibi:
اَوَلَمْ يَرَ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اَنَّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ كَانَتَا رَتْقًا فَفَتَقْنَاهُمَا
“Eşyanın hakikati kendilerine örtülmüş kimseler görmediler mi ki, arz ve semavat birleşik iken onları Biz [atmosfer ile] ayırdık.” 21:30
Eşyanın isimleri ve sebep-sonuç ilişkileri aracılığı ile edindiğimiz ismî anlamlar sadece eşyaya bakıyor ve eşyaya yapışık. Mesela gökyüzünde bir yıldız gören bir kimse, onu sanki atmosferdeki küçük bir kandil gibi zannediyor ilk etapta. “Şu fiili şu bildiğim isim (fail) yaptı” demek, güneş gibi koca bir yıldızı dünyanın atmosferine zihnen yerleştirmekle aynı mahiyette. Zira gözlemlediğimiz her bir fiil aslında koca bir güneş gibi büyük iken, biz onları isimler ve sebep-sonuç ilişkileri bağlamında küçük görüyoruz, çünkü buzdağının sadece görünen kısmına bakıyoruz. Yaprakların yüksek yaz sıcağında kurumaması, karıncaların kendi ağırlıklarının çok üstünde yükleri taşıması, donan suyun demiri kırması, hücredeki proteinlerin nereye gitmeleri gerektiğini bilmeleri gibi hadiselerle görüşümüzdeki yani yorumumuzdaki bu bozukluğu farketmeye davet ediliyoruz ve fakat vahyin rehberliği olmadan da problemin üstüne parmağımızı koyamıyoruz. Eşyaya verdiğimiz isimlerin harici vücudu olmadığını, her bir fiilin tüm alemle irtibatlı olduğunu, zihni mefhumlarımızın haricimizdeki varlığı ve fiilleri yüklenemeyeceğini vahiy bize ders veriyor: “Onlar ancak sizin ve atalarınızın taktığı isimlerdir ve Allah onlara [fiilleri gerçekleştirme] otoritesi indirmemiştir.” 12:40, 53:23
Vahyin uğramadığı kimseler edindikleri ve fakat hakikatte bir serap mahiyetinde olan ismî anlamların suri güzelliğine aldanarak onlar ile aydınlandıklarını düşünüyorlar.
Kur’an ise eşyanın ismî yorumlanmasını “cehl-i mürekkep” yani “bilmediğini bilmemek” şeklinde tasvir ediyor. Eşyaya manayı ismi nazar ile bakan kimse hasbelkader bir mana elde ettiğinden olan biteni anladığını zannediyor. Halbuki hakikate tamamen yabancı – aynen “ben Ali’yim” diyen kimsenin ben dediği şey ile ismini birbirine karıştırması, kendi varlığını cismen bedenine ve manen de ismine indirgemesi ve gerçekleştirdiği herhangi bir fiili başı ve sonuyla beraber kendisine atfetmesi gibi.
Biz durumdan beri değiliz; ismi ve lisanı olan herkes bu vaziyette müşterek. Beşer olmadan Âdem olunamadığı gibi, sebeplere tesir atfetmeden de Müsebbib-ul Esbabı tanımak mümkün değil. Müsebbib-ul Esbab denen ism-i faili ve sebeplerin sonuçlara varlık veremeyeceği gibi teorik meseleleri ancak sebep-sonuç ilişkilerinin zihnimizde yerleşmesinden sonra öğrenilebiliyoruz.
İsimler vasıtasıyla bir yandan eşyanın kendisine bakan (eşyaya yapışık) manasını edinirken, bir yandan da eşyanın hakikatine yabancılaşıyor ve ondan “ayrı” düşüyoruz. Yabancılık ister istemez düşmanlığı dünyamıza getiriyor, zira ancak yabancılar birbirine düşman olur (“birbirinize düşman olarak inin” 2:36). Bir yandan hasbelkader edindiğimiz ismî manalar bilmediğimiz manaları bizden saklıyor, bir yandan da düşmanların ve yabancıların varlığı bilmediğimizi bilmediğimizi kulağımıza fısıldıyor. Bir türlü hayalimizdeki ideal beşeriyete ulaşamıyoruz. Bu alemin nasıl varlığa geldiği, geçmişte kalanlara ne olduğu, hayat ve anlamı, burada ne yapmamız gerektiği, etrafımızdaki zulümler ve ölümler sürekli zihnimizi kurcalamakla beraber, bu meselelerin hiçbirisi bir türlü aradığımız netliğe kavuşamıyor. Beşer içine düştüğü amansız problemleri farkettiği ölçüde cennetten arza iniyor, bilmediğini bilmediğini yani cehlini farkediyor ve “bilmediğinizi bilirim” diyen Rabbin terbiyesine hazır bir kıvama girerek Âdemleşiyor.
Şu haldeki insana vahiy (1) isimlere atfettiği fiillerin hiç de zannettiği kadar ufak çaplı olmadığını ve (2) büyük çaplı fiillere büyük çaplı isimler gerektiğini söylüyor. Vahyin eğitimi öncesinde sebep-sonuç ilişkilerini yorumlarken nazarımızda ufak tefek fiiller ve onları ortaya çıkaran ufak tefek isimler var. Bu durum gökyüzüne yalın gözle bakıp, belli belirsiz bir takım ışıklar görüp, onları bir şekilde dünyanın atmosferine takılı küçük kandiller gibi tahayyül etmemize benziyor. Vahyin teleskobu lazım ki, o kandillerin (ismî fiillerin) aslında ne kadar büyük ve bize ne kadar uzak yıldızlar olduğunu farkedebilelim, yani sebeplerin sonuçlar üzerinde tesirlerinin olamayacağını teslim edelim. Gözlemlediğimiz fiillerin kainat çapında büyük olduğunu farkettikçe, her an varlığa yeni bir evren getirildiğini anladıkça, o ana kadar kullandığımız isimlerin kifayetsizliğini farkediyor ve Rabbin mutlak esmasını tanımaya başlıyoruz. Bu sayede eşyanın dünyanın atmosferi gibi olan yakın semasının yerini tüm kozmosun genişliği gibi olan harfî (Rabbi tanıtan) sema katmanları alıyor. Bir romanın harflerinin bir araya gelerek yazarın kastettiği manayı ortaya çıkarmalarına kıyasla, romanı oluşturan harflerin kendilerine bakan ve huruf-u mukattaa’ya benzeyen isimleri nasıl ki okuyucu açısından aldatıcı ve hiç hükmündeyse, eşyanın kendilerine ve kendi isimlerine bakan manaları da bir o kadar aldatıcı ve hiç hükmünde – tüm kozmosun genişliğine ve yıldızların hakiki büyüklüğüne kıyasla dünyanın kandillerle dolu atmosferinin aldatıcı ve hiç hükmünde olması gibi. İşbu sebeple, manayı ismî nazar perspektifinden yapılan tüm varlık açıklamalarına ilkel, eksik ve aldatıcı demek durumundayız – her ne kadar harfî açıklamalara geçebilmek için ismî açıklamalarda geçen isimlere, fiillere ve nesnelere ihtiyaç duysak da. Yine bu sebeple, ancak gayb-aşina vahiy ve onun has öğrencileri bu alemi hakikatine uygun tasvir ediyorlar:
“Meselâ, وَالْقَمَرَ قَدَّرْنَاهُ مَنَازِلَ حَتّٰى عَادَ كَالْعُرْجُونِ الْقَدِيمِ deki كَالْعُرْجُونِ الْقَدِيمِ kelimesine bak, ne kadar lâtif bir üslûbu gösteriyor. Şöyle ki: Kamerin bir menzili var ki, Süreyya yıldızlarının dairesidir. Kameri, hilâl vaktinde, hurmanın eskimiş beyaz bir dalına teşbih eder. Şu teşbihle, semânın yeşil perdesi arkasında güya bir ağaç bulunuyor gibi, beyaz, sivri, nuranî bir dalı, perdeyi yırtıp, başını çıkarıp, Süreyya o dalın bir salkımı gibi ve sair yıldızlar o gizli hilkat ağacının birer münevver meyvesi olarak, işitenin hayali olan gözüne göstermekle, medar-ı maişetlerinin en mühimmi hurma ağacı olan sahrânişinlerin nazarında ne kadar münasip, güzel, lâtif, ulvî bir üslûb-u ifade olduğunu, zevkin varsa anlarsın.” 25. Söz
Ancak vahiy sayesinde varlığın kozmostan ibaret olmadığını ve gizli bir hilkat ağacının varlığını öğreniyoruz. Bize kalsa, bu alemin gaybımızda olan başka alemlerle irtibatlı olduğunu ve hepsinin bir sistem halinde çalıştığını bilemeyecektik. Bir başka deyişle, yer ve göklerden ibaret olan alem-i şehadet perdesi hiçbir zaman nazarımızda yırtılmayacaktı:
اَوَلَمْ يَرَ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا اَنَّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ كَانَتَا رَتْقًا فَفَتَقْنَاهُمَا
“Eşyanın hakikati [vaktiyle] kendilerine örtülmüş kimseler görmediler mi ki, arz ve semavat birleşik bir bütün iken onları Biz yırttık.” 21:30
Ancak vahiy eneyi yırtıp arkadaki Huve’yi ve alem-i şehadeti yırtıp arkasındaki alem-i gaybı gösteriyor. Bilmediğini bilmediğini farkeden Âdem vahyin terbiyesine girdiğinde arz başka bir arza, semavat da başka bir semavata dönüşüyor. Manayı ismî nazardan manayı harfî nazara geçen insan içinde bulunduğu alemi bambaşka görmeye başlıyor:
يَوْمَ تُبَدَّلُ الْاَرْضُ غَيْرَ الْاَرْضِ وَالسَّمٰوَاتُ وَبَرَزُوا لِلّٰهِ الْوَاحِدِ الْقَهَّارِ
“O [Âdem’in vahyin gösterdiği nazarla eşyaya baktığı] gün arz başka bir arza, semavat da başka bir semavata tebdil edilir. Herkes Vahid ve Kahhar olan Allah’ın huzuruna çıkar.” 14:48
Nazar ettiğimiz varlığın mahiyeti değiştikçe, kullandığımız isimler ve gördüğümüz fiiler büyüdükçe ve Rabbin esması lisanımıza girdikçe, ister istemez başka bir lisan ile konuşmaya başlıyoruz:
“And these signs will accompany those who believe: In my name they will drive out demons; they will speak in new tongues.” Mark 16:17
“İman edenlere şu belirtiler eşlik eder: Benim adımla şeytanları [eşyanın isimlerini ve ismî manaları] kovarlar; yeni diller [Rabbin isimleri ve harfî manalar] ile konuşurlar.”
Bu noktada belirtmek gerekir ki, yeni ismî manalardan haberi olmayanlar, o manaları kovan yeni harfî manalar üretemez.
Toparlarsak, lisan olmadan beşer olunamadığı gibi, manayı ismî nazar olmadan da manayı harfî nazara geçiş mümkün değil. Hayata cehl-i mürekkep (bilmediğini bilmeme, cennet) noktasında başlamamız gerekiyor ki, problemlerle karşılaşalım, itiraz edelim, Rabb bilmediğimizin varlığını bize haber versin, cehlimizi farkeredek arza inelim ve arz okulunda bilmediğimiz ve kendi başımıza bulup öğrenemeyeceğimiz mutlak isimleri vahyin rehberliğinde eşyaya koyduğumuz isimlerin yerine tebdil ederek öğrenelim:
فَتَلَقّٰٓى اٰدَمُ مِنْ رَبِّه۪ كَلِمَاتٍ فَتَابَ عَلَيْهِۜ
“Bunun üzerine Âdem Rabbinden bir kısım kelimeler [mutlak fiilleri, mutlak esmayı, mutlak sıfatları içeren bir varlık yorumunu] öğrendi. Rabbi onun dönüşünü ve dönüşümünü kabul etti.” 2:37
Son olarak 2:31’de geçen كُلَّهَا hakkında bir not düşerek bitireyim. Rabb Âdem’e “tüm” isimleri öğretiyor. Demek ki Âdem’de her türlü ismi öğrenebilecek kapsamlı bir kabiliyet var. Bu isimlerin aşağıdakilerin hepsini kapsadığı söylenebilir:
- İnsanlığın öğrendiği ve öğreneceği tüm lisanlar
- İnsanlığın ortaya çıkaracağı tüm bilimler, teknolojiler ve bunların kullandığı terminolojinin tümü
- İlk iki şıkka tekabül eden Rabbin sayısız esması
2:31’in devamında Rabb melekleri (melek nev’ini ve beşeri) isimleri söylemeye davet ediyor. Melek nev’i bu emri yerine getiremez, çünkü onlarda isim üretme ve öğrenme kapasitesi yok (bu hususta “Melekler Neyi Bilebilir?” başlıklı yazıya bakılabilir). Beşer de bu emri yerine getiremez, zira melek kavramını beşer olarak yorumladığımız zaman isimlerdan kasıt Rabbin mutlak esması olmak zorunda ve insanlık bunu vahyin rehberliği olmadan gerçekleştiremiyor.
———————————————————————————————————————
Acquisition of Nouns vs. Verbs in Early Language Development:
Children tend to learn “nouns” before “verbs” during language acquisition, especially in languages like English, where nouns are more salient and easier to observe in their environments. This pattern is commonly known as the “noun bias” in early language development. Also, children typically form “noun-based sentences” before they begin using verbs, especially in languages like English, where nouns are easier to grasp and use in early stages of language development.
Reasons for the Noun Bias:
- Concrete Nature of Nouns: Nouns often refer to tangible objects and people that children can see and interact with, making them easier to recognize and label. For example, words like "ball," "dog," or "mommy" are more visually accessible than verbs, which often describe more abstract actions or states.
- Frequency and Context in Input: Studies have shown that caregivers naturally use more nouns when talking to young children, contributing to the dominance of nouns in early vocabulary.
- Cognitive and Conceptual Development: Research in cognitive development indicates that categorizing and identifying objects (nouns) is a foundational cognitive skill that precedes the understanding of actions or relationships (verbs).
- Young children tend to learn “concrete words” that represent people, objects, and simple concepts they can observe and interact with. Because nouns often represent objects that are easy to visualize and identify, they’re typically acquired and used first in single-word utterances or simple noun-based sentences like "Mommy," "ball," or "dog."
- Verbs, on the other hand, often imply an action or state and require an understanding of relational or abstract thinking, which typically develops slightly later than the ability to identify concrete objects.
- When children progress to two-word sentences, such as “Mommy sit” or “Doggie eat,” they’re often expanding upon the noun-based structures by adding verbs. This marks a developmental shift from naming or identifying to describing relationships or actions.
Evidence from Studies on Early Language Use:
- Gentner, D. (1982). “Why nouns are learned before verbs: Linguistic relativity versus natural partitioning,” Language (Vol. 58, No. 2) In her seminal paper, Gentner proposed that nouns are easier for children to acquire because they align with natural categories in the world. She also argues that nouns are often more concrete, while verbs tend to be relational and abstract, making them harder for young children to grasp.
- Nelson, K. (1973). “Structure and Strategy in Learning to Talk,” Monographs of the Society for Research in Child Development (Vol. 38, No. 1-2). In a study of children’s early words, Nelson found that children’s first words are predominantly “nominals” (nouns), constituting about 60% of the first 50 words. These first words often serve as one-word sentences and focus on objects or people in the child’s immediate environment, such as “mama” or “dog.”
- Tardif, T., Shatz, M., & Naigles, L. (1997). “Caregiver speech and children's use of nouns versus verbs: A comparison of English, Italian, and Mandarin,” Journal of Child Language, 24(3), 535-565. This cross-linguistic study found that children learning noun-dominant languages like English exhibit a “noun-first pattern” in sentence formation. However, in verb-prominent languages like Mandarin, verbs appear sooner in children’s speech. This suggests that while nouns are often the default, language structure and cultural factors play roles in how soon verbs appear.
Overall, the noun-first tendency in language acquisition is well-supported, though it varies across linguistic and cultural contexts. Most research supports the idea that children start by forming “noun-based utterances”, often followed by simple noun-noun or noun-modifier combinations. Verbs usually follow as children’s cognitive and linguistic abilities advance, allowing them to describe actions and relationships more fully. This noun-first progression in sentence formation highlights how both cognitive development and linguistic structure influence early language acquisition.