Emaneti Yüklenmek ve Eda Etmek

Image from vecteezy.com

Bir emaneti eda edebilmek için, öncelikle onu yüklenmek yani üstümüze almış olmak lazım. Mesela namazı eda etmek için önce namaz “borcunun” bizde tahakkuk etmesi lazım. Bu da ancak “bende bana ait olmayan bir şey var” diyebilmek ve bunun da ötesinde “ben” ve “benim” mefhumlarına sahip olmakla mümkün. Bunlar olmadan, ne “ben” ne de “benim” veya “benim değil” demek mümkün değil.

Enfüs ile afak ayrımına göre “ben” enfüs, diğer herşey de afak oluyor. Zaten kesret dediğimiz mefhum “ben ve o” ayrımından doğuyor. İnsan kendisi ile başkaları arasına bir sınır çekerek böyle bir ayrım yapamasaydı, diğer eşya ile arasına sınır çekemez, kesret diye bir mefhumu edinemez ve kesrete düşemezdi.

Kesreti netice veren manayı ismi nazara göre her bir şey diğer şeylerden ayrı, sadece kendini gösteriyor ve kendine malik. Eşya arasındaki nihayetsiz ilişkileri dikkate alan ve eşyanın sahibine bakan anlam boyutunu ifade eden manayı harfi nazara göre ise her bir şey diğer herşeyle irtibatlı, kendilerine varlık veren Zat’a işaret eden (harfi) birer ayet ve O’nun mülkü. Manayı ismi nazar tüm eşyanın gasp edilmesini netice veriyor:

“Evet, nasıl mîrî malından kırk parayı çalan bir adam, bütün hazır arkadaşlarının birer dirhem almasını kabul ile hazmedebilir. Öyle de, ‘Kendime mâlikim’ diyen adam, ‘Herşey kendine mâliktir’ demeye ve itikad etmeye mecburdur.” 30. Söz

“Kendime mâlikim” diyen kimse devlet malından kırk paralık nefsini çalarak ve ilk günahı (original sin) işleyerek tüm hazinenin çalınmasına zemin hazırlamış oluyor, zira söz konusu kişi açısından hazine kendisi ve hazır arkadaşlarından ibaret. Böyle bir kişi “buraya” yani “bana ve hazır arkadaşlarıma kadar senin” dese ne olur, demese ne olur? Hazır anda gözlemlenen hazine elden gittikten sonra, “senin başka hazinelerin de vardır” demenin pek bir kıymeti yok.

“Buraya kadar senin” demek malikiyet mefhumunun edinildiğini gösteriyor. Kişinin kendisinde bir emanet görebilmesinin ve onu sahibine eda edebilmesinin öncesinde o emaneti üstüne alması ve hatta bilmeden de olsa bir nevi “gasp” etmiş olması lazım ki, olan bitenin farkına vardığında bulunduğu pozisyonun yanlışlığını teslim edebilsin. Gasp kaçınılmaz, çünkü bize varlık verildiğinde yani emanetlerle donatıldığımızda henüz onların emanet olduğunun farkında değiliz ve onları nasıl kullanmamız gerektiğini bilmiyoruz. Yani cahiliz.

اِنَّا عَرَضْنَا الْاَمَانَةَ عَلَى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَالْجِبَالِ فَاَبَيْنَ اَنْ يَحْمِلْنَهَا وَاَشْفَقْنَ مِنْهَا وَحَمَلَهَا الْاِنْسَانُۜ اِنَّهُ كَانَ ظَلُومًا جَهُولا

“Doğrusu biz emaneti göklere, yere ve dağlara arz ettik de onlar onu yüklenmekten çekinip kaçındılar. Onu insan yüklendi. Şüphesiz o çok zalimdir (zalimce taksimatlar yapar) ve çok cahildir (zalimce yaptığı taksimatlar ile öğrenir).” 33:72

Aynı zamanda zalimiz, çünkü yüklendiğimiz emanetin yani bizdeki özelliklerin kıymetinin farkında değiliz. Cehaletimizden ötürü onları düşük fiyata satarak, yani onları kendimize “mal” ederek kendimize zulmediyoruz. Onların hakiki yüksek kıymetini bilseydik, o fiyatı verebilecek tek makamın Malik-ul Mülk olduğunu da farkedecektik. O yüksek kıymeti bize ancak vahiy ve rasul haber veriyor.

Demek ki zalim ve cahil olmayan, ne emaneti (bilmeden) yüklenmeye ve ne de onu (bilerek) ehline eda etmeye ehil olamaz. Bu hal ister istemez insanı ilk etapta firavunluk diye isimlendirilen yola sokuyor:

“Arkadaş! Mâlik-i Hakikîden gaflet, nefsin Firavunluğuna sebep olur… Maalesef, sû-i ihtiyar ile hâkimiyet ve istiklâliyete âlet ederek tam bir Firavun olur.” Katre risalesi

Her ne kadar insanın cüzi iradesini yanlış kullanarak firavunlaşmasını kötü bir şey olarak bilsek de, bu kötülük ancak arkadan gelmesi gereken eğitimin sonucuna nisbeten olabilir. Yoksa bu hadd-i zatında kötü değil, bilakis hayrın ta kendisi. Sürecin tamamına kuş bakışı bakamadığımız için firavunlaşma bize kötü geliyor. Yukarıdaki alıntıladığım cümlelerin devamında da zaten bu husus açıklanıyor:

Gaflet suyu ile tenebbüt eden benlik, Hâlıkın sıfatlarını fehmetmek için bir vahid-i kıyastır. Çünkü, insanlar görmedikleri şeyleri kıyas ve temsillerle bilirler. Meselâ, bir adam Cenâb-ı Hakkın kudretini anlamak için bir taksimat yapar. ‘Buradan buraya benim kudretimdedir, bundan o yanı da Onun kudretindedir’ diye vehmî bir çizgi çizmekle meseleyi anlar. Sonra mevhum hattı bozar, hepsini de ona teslim eder. Çünkü, nefis, nefsine mâlik olmadığı gibi, cismine de mâlik değildir. Cismi, ancak acip bir makine-i İlâhiyedir. Kaza ve kader kalemiyle kudret-i ezeliye, bir cilveciği o makinede çalışıyor. Binaenaleyh, insan o Firavunluk dâvâsından vazgeçmekle, mülkü mâlikine teslim etsin, emanete hıyanet etmesin! Eğer hıyanetle bir zerreyi nefsine isnad ederse, Allah’ın mülkünü esbab-ı câmideye taksim etmiş olacaktır.”

İnsanın benliğinin yeşerebilmesi ve malikiyet mefhumunu edinebilmesi için gaflet suyu ile beslenmesi (!) lazımmış. Firavunluk davasından vazgeçmek için de belli ki önce firavunlaşmak lazım. Bu zamanın hangi dini söylemi gafleti bizi besleyen bir su olarak görüyor ve firavunluk davasının eğitime bakan kıymetini teslim ediyor?!

“Buraya kadar benim” diyen kimse bunu Cenâb-ı Hakkın kudretini anlamak için dediyse iyi, değilse kötü diyoruz. Cenâb-ı Hakkın kudretinden haberi olmayan bir kimse nasıl bu sözü o kudreti anlamak için söyleyebilir? Cenâb-ı Hakkın kudretinden haberi olduğunu düşünen bizler böyle bir taksimatın eğitime bakan kıymetini teslim etmekten neden çekiniriz? Zira meselenin anlaşılması ve mevhum hattın bozulması o hattın çekilmesinden ve firavunluk davasından sonra geliyor. Firavunluk davası gütmeyenin ve sürecin devamında o davadan vazgeçmeyenin, O’nun malikiyetini ve kudretini tanımadan yana herhangi bir kazanımı olabilir mi? Başkalarının yaptığı “haksız” taksimatları bir kenara bırakmadan ve haksız taksimatın eğitimimizin olmazsa olmaz şartı olduğunu tam bir teslimiyetle teslim etmeden, kendi yaptığımız taksimatlardaki zulmü gereği gibi göremiyoruz ve dolayısıyla eğitimimize odaklanamıyoruz.

Kendimizdekilerin emanet olduğunu anladıktan sonra yaptığımız taksimatın yanlışlığını ve firavunlaştığımızı anlayabiliyoruz. Fakat sırf bizdekilerin emanet olduğunu anladık diye hemen onları eda ediverecek değiliz. Tüm hayatımız boyunca kendimizin bildiğimiz şeyleri bir çırpıda eda edemeyiz. Bunu yapabilmemiz için öncelikle emaneti korumaya ehil olmadığımızı görmemiz gerekir. Zira eğer kendimizi emin birisi olarak görüyorsak, emanetleri elimizde tutmaya devam edeceğimiz gibi, başkalarındaki emanetlere dahi korumak adına el koyabiliriz. Bize gelen emir ise tam aksi yönde:

اِنَّ اللّٰهَ يَأْمُرُكُمْ اَنْ تُؤَدُّوا الْاَمَانَاتِ اِلٰٓى اَهْلِهَاۙ

“Gerçekten Allah size, emanetleri ehil olanlara eda etmenizi emreder.” 4:58

Diyelim ki emanetleri eda etmeye yani sahibine satmaya karar verdik. Bunu yapıp yapmadığımızdan nasıl emin olabiliriz? Zira malımızı eda etmek onları sağa sola dağıtmak, çarçur etmek demek değil. Unutmayalım ki en önemli malımız varlığımıza takılı özellikler ve onları ölene dek hakiki sahibine teslim etmeyeceğiz. Zaten bize takılı özelliklere yüksek fiyat teklif eden Zat onları ölene dek elimizde bırakacağını da bize söylüyor. O halde, emaneti eda etmek sırf dilimizle “herşeyimi Sana sattım” demekten ibaret olmasa gerek.

Emaneti eda edip etmediğimizi anlamak istiyorsak, elimizdekileri kaybettiğimizde ve yeni şeyler elde ettiğimizde ne tür duygusal tepkilerin verdiğimize ve bu tür hadiseleri ne maksatla kullandığımıza bakabiliriz:

لِكَيْلَا تَأْسَوْا عَلٰى مَا فَاتَكُمْ وَلَا تَفْرَحُوا بِمَٓا اٰتٰيكُمْ

“Elinizden kaçanlara üzülmeyesiniz ve elinize geçenlerle ferahlamayasınız diye…” 57:23

Herkes elinden çıkan kıymete üzülse ve eline geçene sevinse de, herkes bunları emanet bilmiyor ve eda etme derdi taşımıyor. Kendimizin ve afakımızdaki eşyanın hakikatine yaklaştığımız ölçüde hüznümüz ve ferahlamamız azalıyor ve bunların yerini Malik-ul Mülkü tanımanın verdiği itminan alıyor:

اَلَا بِذِكْرِ اللّٰهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُ

“Evet, şüphesiz ki kalpler ancak Allah’ı anmakla (tanımakla) itminan bulur.” 13:28

Bu hedefe kendi başımıza yürüyemiyoruz ve bizdeki emaneti sattım demekle eda edemiyoruz. Emaneti emniyetle eda edebilmek için emin bir eğitime girmek gerekiyor. Böyle bir eğitimin adresi görevlendirilen rasulden başkası değil:

وَلَقَدْ فَتَنَّا قَبْلَهُمْ قَوْمَ فِرْعَوْنَ وَجَٓاءَهُمْ رَسُولٌ كَر۪يمٌ اَنْ اَدُّٓوا اِلَيَّ عِبَادَ اللّٰهِۜ اِنّ۪ي لَكُمْ رَسُولٌ اَم۪ينٌۙ

“Andolsun, onlardan önce Firavun’un kavmini de imtihan ettik (eğitime tabi tuttuk) ve onlara kerim (mükemmel eğitici) bir rasul geldi. (Onlara dedi) Allah'ın kullarını bana eda edin; şüphe yok ki ben sizin için emin bir rasulum.” 44:17-18

Aklı başında hiç kimse değerli bir malını ortalıkta sahipsiz bırakmayacağı gibi, kendindeki değerli bir emaneti de sokaktan geçen birine teslim etmez. Dolayısıyla, bizdeki kıymetli emanetleri ancak rasulun vahiy ile getirdiği eğitimin en emniyetli bir kale olduğunu gördükten sonra eda edebiliriz. İşin bu kısmı da rasule iman rüknüne bakıyor. Nasıl ki emaneti yüklenebilmek ve sürecin devamında onu eda edebilmek için öncelikle zalimce taksimat yapabilmek şart, rasulun eğitiminin ne kadar emniyetli olduğunu anlayabilmek için de, öncelikle hazır arkadaşlar mahiyetindeki insanların ürettiği diğer eğitimlere (felsefeye) zalimce pay biçebilmek, yani önce onları bir denemek ve “belki de onlar haklıdır” demek şart olsa gerek.