İnsanin İki Mühim Meselesi
Image from vecteezy.com
Adem’in yaratılışı ile ilgili kıssada, Şeytan ona ve eşine şu şekilde vesvese veriyor:
فَوَسْوَسَ لَهُمَا الشَّيْطَانُ لِيُبْدِيَ لَهُمَا مَا وُ۫رِيَ عَنْهُمَا مِنْ سَوْاٰتِهِمَا وَقَالَ مَا نَهٰيكُمَا رَبُّكُمَا عَنْ هٰذِهِ الشَّجَرَةِ اِلَّٓا اَنْ تَكُونَا مَلَكَيْنِ اَوْ تَكُونَا مِنَ الْخَالِد۪ينَ
“Derken Şeytan bunlara kendilerinden örtülmüş olan çirkin yerlerini açmak için ikisine de vesvese verdi, ve onlara dedi: ‘Rabbiniz başka bir şey için değil, sırf iki melek veya ebedi olursunuz diye size bu ağacı yasakladı.’” 7:20
Adem ve eşinin Şeytanın oyununa geldiklerini hesaba katarsak, hem melek olmadıklarının hem de ebedi olmadıklarının farkında oldukları ve bu iki konuyu önemsedikleri sonucunu çıkarabiliriz. Neden melek (gibi) değilim ve neden ebedi değilim soruları Adem’i ve eşini meşgul etmiş olmalı. Yoksa neden Şeytan onlara bu iki konu ile yaklaşsın ve onları tongaya düşürebilsin?
Bu kıssa ile bize iki mühim meselemiz olduğu haber veriliyor: şerri ve fenayı tecrübe etmemiz.
(1) Birinci mühim mesele:
İnsanı melekten ayıran belki de en önemli özellik şerri tercih etme kabiliyeti. Melek verilen emri harfiyen uygularken, insan hayır ve şer arasında tercih yapıyor. Melek varlığı, şeytan da ademi yani yokluğu temsil ediyor. Tercih etme kabiliyetimiz ile, varlık ile yokluk arasında sürekli tercihlerde bulunuyoruz. Mesela, ihtiyaç sahibi bir kimseye yardım ettiğimizde, o kişinin sıkıntısının yani ona sıkıntı veren “yokluğun” giderilmesini tercih etmiş oluyoruz. Varlığa meftun kılındığımız için, melek gibi hep varlığa muhatap olmak istiyoruz. Diğer yandan, çoğu zaman niyetimiz halis olsa da, tam tersi yönde tercihler bizden sudur edebiliyor. Bu da bizi çeşitli ızdıraplara, ümitsizliklere ve hatta dehşete sevk edebiliyor. Tercih etme kabiliyetinin veriliş maksadı, gerekliliği ve kıymeti çözümlenmediği sürece, “neden melek değilim?” sorusunu sormak kaçınılmaz bir hal alıyor.
Böylesine temelli bir soruya tatmin edici bir cevap bulmak bir hayli önemli. Cevapsızlık hali karşısında ister istemez duruma uygun psikolojik bir savunma mekanizması geliştiririz. Bu birinci problemle ilgili savunma mekanizmalarımızın belki de en önemlisi “melek değilim ama melek gibiyim” tarzındaki bir tavır olsa gerek. Yani nasıl ki melek yanlışı ve ademi (yokluğu) tercih edemez, biz de “öyle kararlar verip öyle yargılarda bulunmalıyım ki, yanlış benim yanıma yanaşmasın…” deriz. Elbette meleğin temsil ettiği hakikatin ve iyiliğin yanında olmak isteriz. Fakat melek değiliz. Öncelikle, melek gibi olma arzusu da nereden geldi? Bu arzunun kaynağı biz miyiz, yoksa kendimizi böyle bir arzunun içinde mi bulduk? Bu meselenin bir masaya yatırılması gerekir. İlaveten, hatalarımıza ve kusurlarımıza odaklandığımız ölçüde onları daha çok fark ettiğimizi dikkate alırsak, kendimizi hata ve kusurdan temize çıkarmaya (tebrie etmeye) çalışmanın uzun vadede pek de verimli bir yaklaşım olmadığını kolayca fark ederiz.
Mesela diyelim ki konu matematik. Matematiğin meleği olmak, o alanda hep doğru söz söylemek ve hiç hata yapmamak demek. Melek kompleksi olan, yani el-Hasib ismine bir ayna olmak yerine hatasızlığı ve profesyonel itibarı kendine hedef edinen biri şu şekilde düşünmeye meyleder: “Matematik otoritesi olmalıyım. Bu yolda kendimi mükemmeliyetçi bir tarzda yetiştirerek ulaşabileceğim en yüksek noktaya çıkmalıyım ki, o noktanın aşağısındakiler bana gıpta ile baksın ve benim hatamı bana gösteremesinler. Olası hatalarımı ilk ben fark edip düzeltmeliyim. Çalışmalarımı (beni) eleştirenlere karşı saygınlığımı şiddetle korumalıyım ki, olası bazı hatalar yanlışlıkla bana atfedilmesin. Etrafımdakiler bana, yaptıklarıma ve ürettiklerime baktıklarında, matematiksel doğruluktan ve güzellikten başka bir şey göremesinler.”
Biraz abartmış gibi görünsem de, bu tür bir tavırdan herkes bir miktar muzdarip. Kur’an’ın bu tavra, yani hatayı görmemeye dair geliştirilen savunma mekanizmasına “hevaya uyma” ismini verdiği kanaatindeyim. Hevanın hava gibi içi boş iddialarının ve ihtiraslarının örtmeye çalıştığı bu birinci problem insanın acziyetine bakıyor. Zira insan hem tüm varlığa meftun, hem meftun olduğu varlığa varlık vermede eli son derece kısa, hem de hali hazırda var olan şeyleri berbat etmede eli alabildiğine uzun. Melek kavramının kudret ile yakın ilişkisini dikkate aldığımızda, insan meleğin tam tersine kendisini ucu bucağı olmayan bir acziyet içinde buluyor bu dünyada—eğer ki hevasına uymayı bırakırsa.
Hevadan başlayıp acziyete uğrayan dönüşüm insanı Kur’an’ın terbiyesine hazırlıyor. Ancak vahiy insana melekleri aşan “ahsen-i takvim” potansiyelini haber veriyor ve onu nasıl değerlendirmesi gerektiğini öğretiyor. İnsan bu yüksek hedefe hatasızlık (melekiyet) üzerinden değil, hatasını itiraf edip tövbe etme (insaniyet) süreciyle ulaşabiliyor. Melek kompleksi “hatayı gizlemek” üzerine iken, vahyin metodu “hatayı görüp onarmak” ve bunu yaparken de tüm kemalatın hakiki sahibi olan Zatı tesbih etmek şeklinde. Değilse, matematik de dahil olmak üzere tüm öğrenme süreçlerinin hem lezzeti, hem bereketi, hem de yüksek manası elimizden kaçıyor.
(2) İkinci mühim mesele:
İnsanın ikinci büyük problemi ise fenayı (geçiciliği) tecrübe etmesi. İstediği kadar doğruyu bulan, söyleyen ve üreten o olsun, elde ettiklerinden aldığı lezzet ya devam etmiyor, ya da lezzetin derecesi her an azalıyor. Sanki insanın fabrika ayarları tüm lezzetlerin an be an hiçe indirilmesine programlanmış. Bu uğurda nereye elini atsa elinde kalıyor. Hem varlığa meftun, hem de ondan aldığı lezzetin hiçe gitmesi karşısında çaresiz. Hem sevmek istiyor, hem de sevdiği her şey ona elem kaynağı oluyor. Aşağıdaki parça, içinde bulunduğumuz bu durumu gayet güzel ifade ediyor:
“İnsanın fıtratında bekàya karşı gayet şedit bir aşk var. Hattâ her sevdiği şeyde, kuvve-i vâhime cihetiyle bir nevi bekà tevehhüm eder, sonra sever. Ne vakit zevâlini düşünse veya görse, derinden derine feryat eder. Bütün firaklardan gelen feryatlar, aşk-ı bekàdan gelen ağlamaların tercümanlarıdır. Eğer tevehhüm-ü bekà olmazsa muhabbet edemez.” Üçüncü Lem'a
Yukarıdaki parağrafta vurguladığım cümle, bu geçiciliğe dair nasıl bir savunma mekanizması geliştirdiğimizi bize haber veriyor. Beka kompleksimiz bizi şu şekilde düşünmeye meylettiriyor: “Madem ki sevdiğim şeyin zevali bana elem veriyor, o halde o şeyin zeval bulacağını aklıma getirmeyeyim veya ihtimal vermeyeyim. Ola ki beklenmedik bir şekilde zeval bulursa da, onun yerini dolduracak başka bir lezzet kaynağını her an yedekte hazır bekleteyim. İlaveten, ilgimi mümkün olduğunca uzun ömürlü şeylere çevirmeliyim ki, benim bu halim tecrübe ettiğim gerçeklikle mümkün olduğunca örtüşsün.”
Fenanın, zevalin ve ölümün akıl ve fikirden elden geldiğince uzaklaştırılmasına dayanan bu savunma mekanizmasının da bir ismi olmalı. Aşağıdaki alıntılardan kopya çekersek, bu mekanizmayı “ebediyeti arzda aramak” veya “tûl-i emel” şeklinde niteleyebiliriz.
وَلَوْ شِئْنَا لَرَفَعْنَاهُ بِهَا وَلٰكِنَّهُٓ اَخْلَدَ اِلَى الْاَرْضِ وَاتَّبَعَ هَوٰيهُ
“Eğer dileseydik, onu onlarla (âyetlerimizle) yükseltirdik. Lâkin o, ebediyeti arzda aradı (arza saplandı) ve hevasının ardına düştü…” 7:176
“Ey insanlar! Sizin için korktuğum şeylerin en korkuncu iki şeydir: Hevaya uymak ve tûl-i emel. Hevaya uymak insanı Hakk’tan alıkoyar; tûl-i emel de ahireti unutturur.” Nehc-ul Belaga, Hz. İmam Ali
Bu ikinci savunma mekanizmasının örtmeye çalıştığı problem fakriyetimize bakıyor. Zira beka yok ise, yani sürdürülen hayat ahiret boyutundan yoksun ise, zengin olmak mümkün değildir—velev ki kişinin dünya kadar malı ve sevdiği olsun. Tüm dünyevi kazanımlar kaybedilmek üzere biriktirildiğinden, aslında bu hayatta fakriyetten başka bir şey biriktirmeyiz.
Kendimize savunma mekanizması geliştirdik diye suçlayamayız. Zira çözemediğimiz ve kurtulamadığımız iki önemli probleme karşı bir refleks olarak bunu yaparız. Hatta bizi yaratan Zatın merhametinin ve hikmetinin bir cilvesi olarak, akıl sağlığımızı kaybetmeyelim ve imtihan meydanını terk etmeyelim diye elimize bu iki mekanizmanın verildiğini de söyleyebiliriz. Diğer yandan, bu mekanizmalar yaralarımızı görmemizi engelleyen birer bandaj veya anestezi gibidir. Kanamayı ve acıyı durdursalar da, yaralarımızın iyileşmesi için bandajı açmamız ve anestezinin hissettirmediği acıyla yüzleşmemiz şarttır. Vahyin merhemi ancak ondan sonra tedavi etkisini gösterir.
Kur’an, Şeytanın diliyle bizi haberdar ettiği bu iki önemli problemin kalıcı çözümünün Allah’a ve ahirete iman olduğunu salık veriyor. Kalpteki hastalıklarımızla yüzleşmeden ve vahyin rehberliğinde tedavi olmaya niyet etmeden, psikolojik savunma mekanizmalarımızı bırakmamız mümkün olmaz.