Eşyanın Sabitliği
Image from vecteezy.com
Gelişim psikolojisinde (developmental psychology) eşyanın sabitliği (object permanence) diye bir konu var. Eşya ile etkileşime giren bir bebek, ilk etapta gözlem alanından çıkan bir şeyin tamamen kaybolduğunu düşünüyor. Mesela oynadığı oyuncak ile arasına bir engel girince, o oyuncağın araya giren engelin arkasında olduğunu düşünemiyor. Ancak belli tecrübelerden sonra onun fiziken halen orada olduğunu anlayabiliyor. Bulunduğu konum itibariyle oyuncağını göremese de, aklıyla onun orada olduğunu biliyor. Kimileri bunu “akıl gözüyle görmek” diye nitelendiriyor.
Bebekken fiziksel açıdan çözümlediğimiz eşyanın sabitliği meselesini, akıl baliğ olduktan sonra manevi açıdan da çözümlemeye davet ediliyoruz. An itibariyle gözlemlediğimiz eşya gözlem alanımızdan çıkıyor ve yerini çok benzer de olsa yeni eşya alıyor. Durmaksızın devam eden bu eşya akışı karşısında sorduğumuz belki de en önemli soru şu: eşya nereye gitti ve halen var olabilir mi?
Eşyanın güzelliği bizi cezbediyor. Ona ünsiyet etmek, sevmek ve sahiplenmek istiyoruz. Öte yandan eşyanın sürekli elimizden (gözlem alanımızdan) çıkması da bizi derinden yaralıyor. Nursi insanın sevme problemini ilişkiye girdiği şeyde “bir nevi beka tevehhüm eder, sonra sever” stratejisi ile aşmaya çalıştığını söylemiş. Mesela sevdiğimiz kimsenin ömür boyu yanımızda olacağını düşünerek onunla evleniyoruz. Yarın bizi terk edeceğini bilseydik, böyle bir maceraya atılmazdık. Aslında gayet iyi biliyoruz ki, ne sevdiğimiz kişinin o hali ne de onu o haliyle seven biz aynı kalacağız. Bazen sevdiğimiz kişi artık pek de haz etmediğimiz farklı bir kişiye dönüşüyor. Bazen de hastalıklar ve musibetler onu bizden alıyor; henüz almamışsa da alacağını biliyoruz. Her elini attığı oyuncak bir süre sonra elinden alınan veya alınacak olan bir bebek gibiyiz. “Bu oyuncağım hep benimle olacak” diye düşünmenin derdimize çare olmadığının içten içe farkındayız. İster istemez “bugüne kadar elimden alınanlara ne oldu?” diye sormak zorunda kalıyoruz. Hakikaten onlar yok mu, yoksa sadece bulunduğum konum itibariyle mi onları göremiyorum?
Bebek-oyuncak temsilinde bebek engelin arkasına geçip bizzat oyuncağının orada olduğunu görebildiği için, oraya gitmediği zaman da oyuncağının halen orada olduğunu aklen bilebiliyor. Fakat biz hiçbir zaman müşahade ettiğimiz bu alemin dışına çıkamadığımız için, böyle bir sağlamayı bizzat ve fiziken yapamıyoruz. “Nereye gitti” sorusunu sorabiliyoruz, fakat cevabını kendimiz bulup çıkaramıyoruz. Böyle bir durumda takınabileceğimiz iki tür genel tavır var. Ya bulunduğumuz oyuncak odasının dışında hiçbir şey olmadığını varsayıp bu hususta düşünmemeyi tercih edeceğiz, ya da odamızın (bu alemin) dışını görebilen bakış açısına (vantage point) sahip kim ise, ona müracaat edip, onun söylediğinin sağlamasını bulunduğumuz açıdan elimizden geldiğince yapacağız. Eğer ki müşahade ettiğimiz alemin dışında bir varlık varsa, bunu ancak bu aleme varlık veren bilebilir ve dışarıda ne olduğunu merak edenlere onların anlayabileceği bir dilde söylemesi gerekir. Dini terminolojide dışarıda (gaybda, yani kaybımızda) ne olduğunu anlatan cevaba vahiy deniyor:
“[Kur’an] âlem-i şehadette âlem-i gaybın lisanıdır.” 25. Söz
Vahyin en önemli görevlerinden biri, bu aleme uğrayan eşyanın nereye gittiğini ve bu alemin dışında ne olduğunu merak edenlere, işin hakikatini onların anlayabileceği bir tarzda bildirmek. Bunu da ancak temsil diliyle, yani diğer tarafta olan biteni burada olan bitenin örnekliğinde anlatabilir – hayatında hiç papaya diye bir meyve görmemiş kimseye onu “muz ve mango benzeri” diye tanıtmak gibi.
Böyle bir tanıtımın bize bir şey ifade edebilmesi için, öncelikle tanıtımı yapan Zat hakkında tahkike yani araştırmaya dayalı belli bazı fikirlerimizin olması lazım. Zira vahiy aracılığıyla yapılan gayb alemi (odamızın dışının) tanıtımının nazarımızdaki inanılırlığı (credibility), tanıtımı yapan hakkındaki kanaatimize bağlı. Bu sebepten ötürü Nursi ahiret bahsine hep “madem ki burada yapılan işlere baktığımızda onları yapanın mutlak kudreti, mutlak ilmi, mutlak adaleti, vs. olması gerektiğini görüyoruz, o halde…” diye giriyor.
Bu alemi bir sinema perdesi olarak düşünürsek, önce perdede olan bitene bakarak seyrettiğimiz filmi yapan hakkında belli bir kanaate varıyoruz. Onu hikmetli ve doğru sözlü biri olarak tanıdığımız ölçüde, onun “filmde geçen her kareyi perde arkasında saklıyorum ve onu size burada aldığınız eğitim nisbetinde vereceğim” sözü bize bir şey ifade edebilir.
Fakat sadece bu kadarı yeterli değil. Ahirete iman meselesi “bu alemi yapanın özelliklerinin mutlak olduğunu anladık, o halde O ‘beka alemini yapacağım’ diyorsa doğrudur” demekle bitmiyor. Vahyin maksadı, elinden alınan oyuncakların perdenin arkasında olduğundan emin olan ve onları akıl gözüyle gören bir bebeğin sükunetine benzer bir hali bize kazandırmak. Bu da ancak baktığımız sinema perdesinin nazarımızda dönüşmesi ve perde arkasını aklımızla görebilmemiz ve perde arkası olmadan perdenin olamayacağını farketmemizle mümkün.
“Âlem-i şehadet, avâlimü'l-guyûb üstünde tenteneli bir perdedir.” Hutbe-i Şamiye
Tenteneli perde, tül perdesi demek. Baktığımız sinema perdesinin ilk etapta sadece izlediğimiz filmi gösterdiğini ve varlığın sadece o anda baktığımız kareden ibaret olduğunu zannediyoruz. Perdenin tül perdesi gibi delikli ve arkasını gösteren bir mahiyette olduğunu ilk etapta farkedemiyoruz.
Klasik düşünürlerin “eşyanın hakikati sabittir” cümlesini de bu meyanda düşünebiliriz. Perdenin içinden perdeye bakan insan, vahyin rehberliğinde perdenin arkasında olan ve perdedeki faaliyet neticesinde an be an büyüyen ve serpilen baki ve sabit varlık ağacını görmenin eğitimini alıyor. Her an yeni bir oyuncak odasına sokulan bebek, o odaya konulan kitabı okuyarak ve odadaki rehberin anlattıklarını dinleyerek, kendisi de dahil tüm bebeklerin ziyaret ettiği tüm oyuncak odalarını içine alan muazzam bir sarayda olduğunu farkediyor. Böylece hem eğitimini kemal-i lezzetle alabiliyor, hem de sadece kendi oynadığı oyuncaklar için değil, tüm zaman ve mekanda oynanmış ve oynanacak ne oyuncak varsa, hepsi için teşekkür edebiliyor. Diğer bir deyişle, ubudiyet-i külliye yani tüm eşya adına teşekkür edebilmek ancak varlık anlayışımızın temelden değişmesiyle mümkün – temsildeki bebeğin bulunduğu odadan saraya aklen ve manen geçişinde olduğu gibi.