Sırr-ı Adediyet
Image from vecteezy.com
Nursi, ihlasın ve uhuvvetin kuvvetini anlatırken şöyle bir temsil kuruyor:
“Evet, üç elif ittihad etmezse, üç kıymeti var. Sırr-ı adediyet ile ittihad etse, yüz on bir kıymet alır. Dört kere dört ayrı ayrı olsa, on altı kıymeti var. Eğer sırr-ı uhuvvet ve ittihad-ı maksat ve ittifak-ı vazife ile tevafuk edip bir çizgi üstünde omuz omuza verseler, o vakit dört bin dört yüz kırk dört kuvvetinde ve kıymetinde olduğu gibi, hakikî sırr-ı ihlâs ile, on altı fedakâr kardeşlerin kıymet ve kuvvet-i mâneviyesi dört binden geçtiğine, pek çok vukuat-ı tarihiye şehadet ediyor.” [1]
Bu yazıda yukarıdaki cümlelerin dayandığı aritmetik iddia üzerinde durmak istiyorum. Üç elifin yan yana gelip üç değil yüz on bir etmesi bize ne söyler ve bahis konusu “sır” bunun neresinde?
Arap alfabesinde her harfin bir sayı değeri var; ebced denen bu hesapta ilk harf olan elif “bir”i karşılıyor. Fakat ebced toplamalı bir sistem: üç elif yan yana yazıldığında değerleri toplanıyor ve üçe eşit oluyor. Nursi’nin “üç kıymeti var” dediği bu ebced hesabı. Yüz on bir ise ancak aynı üç işaret basamaklı okunduğunda ortaya çıkıyor; elifin şekli dikey bir çizgi olduğundan, yan yana üç elif (ااا) ile rakamla yazılmış yüz on bir (١١١) sanki aynı gözüküyor. Halbuki birincisinde işaretin kıymeti kendinde, ikincisinde ise dizideki yerinde. Nursi’nin “sırr-ı adediyet” dediği şey bu ikincisi; bugünkü adıyla basamak, yani mevzi değeri kuralı. Bu kural ebcedde yok. Aynı toplamalı ilke üzerine kurulmuş daha tanıdık bir örnek ise Roma rakamları.
Roma rakamlarında bir, on, yüz ve bin sırasıyla I, X, C ve M işaretleriyle gösteriliyor. Her mertebe için sabit değerli farklı bir işaret var. M’den büyük sayılar tekrarlar veya yardımcı gösterimlerle yazılabildiğinden, sistemin mutlak bir sayısal sınırı yok. Fakat büyüklük arttıkça işaretler yığılıyor ve yeni işaretlere ihtiyaç duyuluyor. Bu sistemde işaretler yan yana diziliyor; fakat mevzi kuralı olmadığından, komşuluk onlara yeni bir mertebe kazandırmıyor. IV veya IX gibi yazımlarda yan yana gelmek yalnızca yerel bir çıkarmayı gösterse de, işaretlerin her biri kendi sabit değerini taşımaya devam ediyor. Sistem basamaklı olmayınca, boş bir mevziyi gösteren sıfıra da ihtiyaç olmuyor. Zaten ebcedde de bu sebepten ötürü sıfır yok.
Hint-Arap sayı sisteminde ise basamaklar var:
1, 10, 100, 1000, …
Birin sağına eklenen her sıfır, basamak kuralı sayesinde biri daha yüksek bir mevziye taşıyor. Sıfır kendi başına pozitif bir miktar eklemeden, boşalan alt basamağı koruyarak 1’in on, yüz, bin ve daha yüksek değerlerde okunmasını sağlıyor. Roma sayı sisteminin aksine, sınırlı sayıdaki rakam, aynı kuralla önceden belirlenmiş bir son olmadan kullanılabiliyor.
Diğer yandan, birin soluna eklenen sıfırlar ise değeri değiştirmiyor:
1 = 01 = 001 = 0001
İki durum arasındaki fark sıfırın nereye düştüğü ile alakalı. Kendine ait bir kıymeti olmayan sıfır ancak varlığı ifade eden bir rakamın ardına düştüğünde (ona ittiba ettiğinde) bir kıymeti olabiliyor. Böyle bir durumda kendisi herhangi bir miktar eklemeden, takip ettiği rakamı bir üst mevziye çıkarıyor. [2] Sıfır imamına tâbi olduğunda sistemde kendine bir yer buluyor, metbû olmaya kalktığında ise hükümsüz kalıyor.
Sıfırın kritik rolü bu: Bir basamağın varlığını gösteriyor. [3] Örneğin 10’daki sıfır, birler basamağının sistemde mevcut ve fakat miktar bakımından boş olduğunu bildirir. Başka herhangi bir rakam o basamağı doldurup sayıya yeni bir miktar eklerdi. Bu yüzden basamak sistemi sıfırsız çalışamaz: beş yüz ikiyi yazarken onlar basamağı boş diye atlanırsa geriye 52 kalır ki, böyle bir durum sistemin işlevini kaybetmesi anlamına gelir.
Sıfırın sayı sisteminde oynadığı rol gayet net: kıymet işaretin kendisinde değil, gösterdiği mevzide. Nursi bu noktanın en genel kavramlaştırmasını Arap gramerinden gelen mânâ-yı ismî ve mânâ-yı harfî [4] ayrımıyla yapıyor: isim kendi başına bir mânâ taşır, harf ise ancak bütüne olan nisbeti (mevzisi) üzerinden anlamını bulur. Sırr-ı adediyet bu ayrımın sayılar diliyle ifadesi. Roma rakamındaki işaret kendisine verilmiş sabit değeri taşır; ismiyle anılır, komşusuna muhtaç değildir. Hint-Arap rakamı ise kıymetini komşularına ve bütünün kuralına borçludur; aynen bir harf gibi, tek başına bir şey söylemez. Nursi’nin temsilini kurduğu birimlerin elif, yani birer harf olması bu yüzden manidar görünüyor: tek başına pek bir kıymeti olmayan üç işaret, yalnızca bir düzen içinde yan yana geldikleri için yüz on bir kıymetine çıkıyor.
Mânâ-yı ismî eşyayı yalnız kendisine bakan özellikleri ve yakın sebepleri hesabına okur; bir Roma rakamını okur gibi, kıymeti işaretin kendisinde arar. Oysa hiçbir şeyin ifade ettiği anlam yalnız kendisine bakandan ibaret değildir. Her şey; görünen ve gaybî bütün varlık mertebeleri içindeki mevzisiyle, diğer varlıklarla ilişkileriyle ve onu tam o yere yerleştiren Yaratıcıya nisbetiyle hakiki anlamını bulur. Mânâ-yı harfî her bir şeyin ait olduğu bu nispetler düzenini okur. Sayısal açıdan ifade edersek, 502’deki beş, biz öyle okuduğumuz için beş yüz olmuyor; o zaten beş yüz ve biz sadece sayıları basamaklı okuduğumuz zaman onun hakiki kıymetini görüyoruz.
Sınırlı sayıdaki rakamın önceden belirlenmiş bir son olmadan kullanılabilmesi gibi, Kur’an’ın metni de başı ve sonu belli kelime ve âyetlerden oluşur; fakat mânâsı bu sınırlı şekil içinde tükenmez, farklı varlık mertebelerine, zamanlara ve idrak düzeylerine bakan delâletleri açılır. Sonlu işaretlerin tüketilemez bir anlam taşıması, onların tek başlarına değil, ait oldukları bütüne ve kaynağa nisbetle okunmasından kaynaklanır.
Bu çerçevede Hint-Arap basamak sisteminin bütünü vahyin kazandırdığı mânâ-yı harfî perspektife, sıfırın sistem içindeki kritik görevi de enenin bu sistemde oynadığı role benzetilebilir. Nursi’nin ifadesiyle:
“Demek ene, âyine-misal ve vahid-i kıyasî ve âlet-i inkişaf ve mânâ-yı harfî gibi, mânâsı kendinde olmayan ve başkasının mânâsını gösteren, vücud-u insaniyetin kalın ipinden şuurlu bir tel ve mahiyet-i beşeriyenin hullesinden ince bir ip ve şahsiyet-i Âdemiyetin kitabından bir elif’tir ki, o elif’in iki yüzü var: Biri hayra ve vücuda bakar. O yüz ile yalnız feyze kabildir. Vereni kabul eder; kendi icad edemez. O yüzde fâil değil; icaddan eli kısadır. Bir yüzü de şerre bakar ve ademe gider. Şu yüzde o fâildir, fiil sahibidir.” [5]
Yazının başında Nursi ittihad eden ve etmeyen üç eliften bahsetmişti. O eliflerin her biri ayrı bir nesneyi temsil ediyor. Eliflerin ittihad etmesi sırr-ı adediyete ve matematik öğrencisinin o eliflere basamak sistemini dikkate alarak muhatap olmasına, ittihad etmemeleri de basamak sisteminden habersiz öğrencinin ebced hesabı yapmasına denk geliyor. Yukarıdaki paragrafta ise Nursi eneyi yine bir elif olarak tarif ediyor ve doğrudan mânâ-yı harfî ile birlikte anıyor: mânâsı kendinde olmayan, başkasının mânâsını gösteren bir işaret — aynen Hint-Arap sayı sistemindeki rakamların bulundukları mevzideki kendilerine ait olmayan kıymeti göstermeleri gibi. Hem rakamlar hem de ene bir vahid-i kıyasi. Nursi bu tür ölçü birimlerinin gerçekte var olmasına gerek olmadığını, geometrideki farazi çizgiler [6] gibi zihinde varsayılarak kurulabileceğini söylüyor. [7] Sıfırın ve dahi diğer rakamların basamak düzenindeki rolü tam olarak bu: bir miktardan ziyade mevzilerini gösteriyorlar. “1” rakamının bir katrilyonu ve hatta 10∞’u ifade etmesi nerede, kendine bakan değeri nerede?
Sıfıra geri dönersek, yukarıda alıntıladığım parçada elifin hayra ve şerre bakan iki yüzünü sıfırın basamak sisteminde oynadığı rolde net bir şekilde görüyoruz. Bir basamağa konan sıfırın kıymeti zatında değil neticesinde: Nursi’nin tabiriyle, bir kısım şeyler hüsn-ü bizzat ile değil, hüsn-ü bilgayr ile güzeldir. [8] Sıfırdaki yokluk da neticesi yani işlevsel kıldığı basamak sistemi itibariyle güzel. Gölge ışığın eksikliğidir, fakat ışık ve kaynağı gölgesiz tanınmaz. Sıfır hem kendisindeki miktar yokluğunu hem de bulunduğu basamağın varlığını gösterdiği gibi, ene de hem kendi malikiyetinin yokluğunu hem de alemlerin ve onların sahibi olan Malik-ul Mülk’ün varlığını görünür kılar.
Eşya mânâ-yı ismî ile incelendiğinde ölçümler, özellikler, sınıflandırmalar ve yakın sebepler, büyüyen bir Roma rakamındaki işaretler gibi yığılır. Bunların her biri kendi yerel bağlamında bir derece tutarlı olsa da, onları varlığın bütünündeki mevzilerine koyacak ortak nispet bulunmadığında, bilgi çoğalırken anlam parçalanır ve bilgi patlamasını düzenlemek giderek güçleşir. Mânâ-yı harfî ise her bilgiye düzenin bütünü içindeki hak ettiği yeri (mevziyi / basamağı) verir.
Baştaki temsile dönersek: Nursi üç elifin kazandığı değeri sırr-ı adediyete, dört dördün kazandığı kuvveti ise sırr-ı uhuvvete bağlıyor. Basamak sistemindeki adediyet, insanlar arasındaki uhuvvete tekabül ediyor. O halde, rakamlar arasında da bir tür uhuvvetten söz edilebilir: bir rakam, komşusuyla girdiği nispet sayesinde tek başına sahip olmadığı bir mertebeye çıkar. Roma rakamında ise uhuvvetsiz bir yan yanalık var; MCMXLIV’de yan yana duran yedi işaret kendilerinden kaynaklanmayan bir kuvveti edinemezler. Zira hakikat mabeyninde onların yan yana durmaları ile darmadağın olmaları aynı şey:
تَحْسَبُهُمْ جَمِيعًا وَقُلُوبُهُمْ شَتَّىٰ
“Sen onları toplu sanırsın (hesap edersin), hâlbuki kalpleri darmadağınıktır.” (59:14)
Yığılmak birleşmek değildir; yığın yığın mana-yı ismi malumat ancak aynada camdan başka bir şey göremeyenleri yani göze inmiş akılları başlarından alır. Kişiye hakiki kuvveti kazandıran şey ise ancak kimin düzeninde mevzi aldığını bilmesidir.
- [1] Said Nursî, Lem'alar (İstanbul: Envâr Neşriyat, 1995), 161 [Yirmi Birinci Lem'a (İhlâs Risalesi), İkinci Düstur]. erisale.com
- [2] Aynen bizim Rasulullah’a (asm) ittiba etmemiz ve onun makam-ı mahmuda çıkmasına dua etmemiz gibi.
- [3] Sıfır, İslam dünyasına basamaklı hesapla, yani Hint hesabıyla birlikte girmiş. İşaret adını da yolda kazanmış: Hintçede adı śūnya, yani “boş”; Arapçaya aynı anlamla tercüme edilerek صفر (sıfr) olmuş. Kelime bir kabın, bir evin, bir elin boş olmasını anlatıyor. Yani işaretin adı doğrudan işlevini tarif ediyor. Aynı kelime İngilizce’ye cipher ve Türkçe’ye şifre diye geçmiş.
- [4] Mânâ-yı ismî ve mânâ-yı kavramlarının açıklaması için şu yazıya bakılabilir.
- [5] Said Nursî, Sözler (İstanbul: Envâr Neşriyat, 1995), 537 [Otuzuncu Söz, Birinci Maksat (Ene Risalesi)]. erisale.com
- [6] Aynen geometrik şekiller gibi, sayılar da tevehhüm ettiğimiz, harici vücudu olmayan, yani zihnimizin ürünü olan şeyler. Harici vücutlarının olmaması, bir hakikatlerinin olmadığına dalalet etmiyor. Zira biz bu alemde her şeyi tevehhüm ederek yani vehmi hatlar çizerek öğreniriz.
- [7] “Fakat vahid-i kıyasî, bir mevcud-u hakikî olmak lâzım değil. Belki, hendesedeki farazî hatlar gibi, farz ve tevehhümle bir vahid-i kıyasî teşkil edilebilir; ilim ve tahakkukla hakikî vücudu lâzım değildir.” Sözler, 536 [Otuzuncu Söz, Birinci Maksat]. erisale.com
- [8] “Evet, kâinattaki herşey, her hadise, ya bizzat güzeldir, ona hüsn-ü bizzat denilir; veya neticeleri cihetiyle güzeldir ki, ona hüsn-ü bilgayr denilir.” Sözler, 231 [Onsekizinci Söz, İkinci Nokta]. erisale.com