Said Nursî’nin Mânâ-yı İsmî ve Mânâ-yı Harfî Kavramsallaştırması
Image from vecteezy.com
Bir aynaya bakıyorsunuz. Peki nereye bakıyorsunuz: cama mı, yoksa camın içinde görünene mi? Said Nursî, mânâ-yı ismî ile mânâ-yı harfî hakkındaki bir soruya işte bu ikilem ile cevap veriyor:
Sen âyineye baksan, eğer âyineye şişe için bakarsan şişeyi kasten görürsün, içinde Re'fet’e tebeî, dolayısıyla nazar ilişir. Eğer maksat, mübârek sîmânıza bakmak için âyineye baktın, sevimli Re'fet’i kasten görürsün فَتَبَارَكَ اللّٰهُ اَحْسَنُ الْخَالِق۪ينَ dersin. Âyine şişesi tebeî, dolayısıyla nazarın ilişir. İşte birinci sûrette âyine şişesi mânâ‑yı ismîdir. Re'fet mânâ‑yı harfî oluyor. İkinci sûrette âyine şişesi mânâ‑yı harfîdir, yani kendi için ona bakılmıyor, başka mânâ için bakılır ki akistir. Akis, mânâ‑yı ismîdir. Yani دَلَّ عَلٰى مَعْنًى ف۪ي نَفْسِهِ olan târif-i isme bir cihette dâhildir. Ve âyine ise دَلَّ عَلٰى مَعْنًى ف۪ي غَيْرِهِ olan harfin târifine mâsadak olur. [1]
Nursî’ye göre mânâ-yı ismî ya da harfî bir şeyin sabit bir özelliği değil, ona nasıl baktığımızın ve ne tür bir mana edindiğimizin adı. Aynı cam, bir bakışta kendisi için görülüyor, ötekinde başkasını göstermek için. Nursî bu ayrımı nahiv yani dil bilgisi kitaplarından alıyor: isim kendinde bir mânâ bildiren, harf ise başkasında bir mânâ gösteren kelime. Fakat o, tarifi kelimelerden alıp varlığa ve insanın nazarına (perspektifine, varlık anlayışına) uyguluyor. [2]
Kâinat, harflerden yazılmış bir kitap
“Harf” kelimesinin hem nahivde edat hem yazıda alfabe harfi olması burada işe yarıyor. Nursî On İkinci Söz’de kâinatı büyük bir kitap, her varlığı da o kitabın bir harfi olarak anlatıyor. Harfe ne için bakıyorsunuz? Kendisi için mi, yoksa yazdığı kelime için mi? Kur’ân, diyor Nursî, varlıklara şöyle bakar:
Hem herbiri birer harf-i manidar olan mevcûdata “mâna-yı harfî” nazarıyla, yâni onlara Sâni’ hesabına bakar, “Ne kadar güzel yapılmış, ne kadar güzel bir surette Sâniinin Cemâline delalet ediyor” der. […] Şu Kitab-ı Kebirin hurufatına “mâna-yı harfî” ile, yâni Allah hesabına bakmak lâzım gelirken; öyle etmeyip “mâna-yı ismî” ile, yâni mevcûdata mevcûdat hesabına bakar, öyle bahseder. “Ne güzel yapılmış”a bedel, “Ne güzeldir” der, çirkinleştirir. [3]
“Ne güzel yapılmış!” ile “Ne güzel!” arasındaki fark küçük görünüyor. Oysa birincisinde bir fâil hatırlanıyor, ikincisinde unutuluyor, çünkü o şeye kendisi için bakılıyor. Bu çok önemli bir fark.
Denilebilir ki tüm bilim alanları bu şekilde çalışıyor; o halde Nursî bilime karşı mı? Hayır, onu itirazı bilimin kendisine değil. Kâinattaki şeylerin birbiriyle ilişkisini incelemek mânâ-yı ismî bakışın meşru işi. İtiraz, bu incelemenin şeylerin mânâsını tüketmiş olduğu iddiasına. [4]
Bir çiçek, iki okuma
Mustafa Tuna bu ikiliyi bir çiçekle anlatıyor. [5] Mânâ-yı ismî ile bakınca çiçek, rengi ve kokusu olan, bize cazip gelen bir nesne. Mânâ-yı harfî ile bakınca ise bir Sâni’in eseri; vasıfları O’nun sıfatlarını, güzelliği O’nun sınırsız güzelliğini gösteriyor. İsmî yüz fânî: çiçek soluyor, ona kendisi için bağlanan kalp ayrılığın acısını çekiyor. Harfî yüz ise kendisinden ötesini gösterdiği için kalbin bağlanmasına lâyık. Nursî’nin Re’fet Bey’e anlattığı ayna, aslında tam bu çiçeğin aynası.
Bir harf olarak “ene”
Nursî aynı ayrımı en yakınımıza, kendimize uyguluyor. Otuzuncu Söz’de “ene”yi (“ben”) “mânâ-yı harfî gibi; mânası kendinde olmayan ve Başkasının mânasını gösteren” bir elif olarak tarif ediyor. Ardından uyarıyor: “Eğer o ene, hikmet-i hilkatini unutup, vazife-i fıtriyesini terkederek kendine mâna-yı ismiyle baksa, kendini mâlik itikad etse; o vakit emanete hıyanet eder.” [6] Yani aynaya bakıp camda kalan insan, kendini mâlik sanan insan. Kendini harf olarak okuyan ise Sâhibini gösteren bir işaret olduğunu hatırlıyor.
Özet
Nursî’nin ayna metaforuna dönersek, onun bakışı aynada ya da yüzde durmuyor. O öğrencisine baktığında فَتَبَارَكَ اللّٰهُ اَحْسَنُ الْخَالِق۪ينَ diyor. Yani onun nazarı öğrencisinin yüzünden Yaratan’ın övgüsüne geçiyor ve bu geçiş eşyaya mânâ-yı harfî nazarla bakmanın küçük bir örneği. Ancak böyle bir bakış kalbi tatmin ediyor ve insanı neden var edildiği hususunda ikna ediyor.
- [1] Said Nursî, Barla Lâhikası, Yirmiyedinci Mektub, Re’fet Bey’e (Envâr Neşriyat, 1995, s. 348).
- [2] Tarif, Arap nahvinin başlangıç kitaplarında geçer. Zemahşerî’nin el-Mufassal’ında harf, “başkasında bir mânâya delâlet eden” kelimedir; isim “kendinde” bir mânâ bildirir. Sîbeveyh’in daha eski ifadesi biraz farklı: harf, isim de fiil de olmayan bir mânâ için gelen kelime. “İsmî mânâ” ve “harfî mânâ” diye bir ayrım ise harflerin nasıl mânâ ifade ettiğini tartışan sonraki edebiyata ait (bkz. Sahip Aktaş, İslam Araştırmaları Dergisi 40, 2018, 69–94). Nursî hiçbir nahivcinin adını anmıyor.
- [3] Said Nursî, Sözler, On İkinci Söz, Birinci Esas (Envâr Neşriyat, 1995, s. 131–32).
- [4] Colin Turner, Nursî’nin ilme itirazının ilmin kendisine değil, onun her şeyi açıkladığı iddiasına yönelik olduğunu vurgular: “Creation as Text: The Graphological Trope in Said Nursi’s Risāle-i nūr,” Journal of Qur’anic Studies 21, no. 3 (2019): 100, 103.
- [5] Mustafa Tuna, “At the Vanguard of Contemporary Muslim Thought: Reading Said Nursi into the Islamic Tradition,” Journal of Islamic Studies 28, no. 3 (2017): 321. Tuna’ya göre bu ayrım, Nursî’ye hem vahdet-i vücudcu mutasavvıfların hem de Allah’ı yalnız ilk hareket ettirici sayan felsefenin dışında bir yol açıyor.
- [6] Said Nursî, Sözler, Otuzuncu Söz, Birinci Maksad (Envâr Neşriyat, 1995, s. 537).