Yunus’un Balığı

Image from vecteezy.com

Geçmiş kavimler içinde Yunus’un (asm) kavminin özel bir yeri var:

فَلَوْلَا كَانَتْ قَرْيَةٌ اٰمَنَتْ فَنَفَعَهَٓا ا۪يمَانُهَٓا اِلَّا قَوْمَ يُونُسَۜ لَمَّٓا اٰمَنُوا كَشَفْنَا عَنْهُمْ عَذَابَ الْخِزْيِ فِي الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا وَمَتَّعْنَاهُمْ اِلٰى ح۪ينٍ

“Ne yazık ki Yunus’un toplumu dışında belde halklarından iman edip imanının faydasını gören bir toplum çıkmadı. Onlar (Yunus’un toplumu) iman edince, biz de onlardan dünyevi hayatın aşağılayıcı azabını kaldırdık ve onları bir süre daha dünyadaki nimetlerden faydalandırdık.” 10:98

Sadece Yunus kavminin toplu halde iman etmesi, Yunus’un balık tecrübesiyle ilgili olsa gerek. Yunus peygamberi (asm) balığın karnından ettiği duası ile biliyoruz:

وَذَا النُّونِ اِذْ ذَهَبَ مُغَاضِبًا فَظَنَّ اَنْ لَنْ نَقْدِرَ عَلَيْهِ فَنَادٰى فِي الظُّلُمَاتِ اَنْ لَٓا اِلٰهَ اِلَّٓا اَنْتَ سُبْحَانَكَۗ اِنّ۪ي كُنْتُ مِنَ الظَّالِم۪ينَ

“Zünnun’u (balık sahibini) hatırla ki, öfke ile çekip gitmiş ve bizim onu hesaba çekmeyeceğimizi zannetmişti. Sonrasında karanlıklar içinden seslendi: ‘Senden başka ilah yoktur; seni her türlü noksandan tesbih ederim; şüphesiz ben ve sadece ben zulmettim.’” 21:87

Rabbine karanlıklar içinden seslenmesi önemli. Her ne kadar Kur’an Yunus’un içinde bulunduğu karanlığın üç çeşit veya üç kat olduğunu söylemese de, Birinci Lem’aya ve diğer bazı müfesssirlere göre bu karanlıklar gece, deniz ve balık. Yani Yunus’un aydınlığa ulaşabilmesi için balığın karnından, denizden ve geceden çıkması lazım.

Burada bahsedilen üç karanlık, aşağıdaki ayetteki üç karanlığa benziyor:

يَخْلُقُكُمْ ف۪ي بُطُونِ اُمَّهَاتِكُمْ خَلْقًا مِنْ بَعْدِ خَلْقٍ ف۪ي ظُلُمَاتٍ ثَلٰثٍ

“Sizi annelerinizin karnında (batınında) üç karanlık içinde bir yaratılıştan diğerine geçirerek yaratmaktadır.” 39:6

Anne karnındaki üç karanlığın ne olduğu hususunda farklı rivayetler var. Bunlar içinde Muhammed Esed’in kabul ettiği yorum bana da mantıklı geliyor: rahmin karanlığı, bebeği çevreleyen zarın içindeki karanlık ve bebeğin doğum öncesi körlüğü. Yunus’un hikayesine bağlarsak, gecenin karanlığı rahmin karanlığına, denizin karanlığı bebeği çevreleyen sıvının karanlığına, balığın içindeki karanlık da bebeğin körlüğüne denk geliyor.

Bebek için en derin karanlık kendi körlüğü, zira göremediğinin farkında bile değil. En son çıktığı karanlık da bu üçüncü karanlık. Benzer şekilde, Yunus (asm) da önce geceden, sonra denizden, en sonunda da balığın karnından çıkıyor.

En derin karanlığın kişinin kendisiyle ilgili olmasıyla ilgili bir cümle:

“Evet, ene ince bir elif, bir tel, farazî bir hat iken, mahiyeti bilinmezse, tesettür toprağı altında neşvünemâ bulur, gittikçe kalınlaşır, vücud-u insanın her tarafına yayılır. Koca bir ejderha gibi, vücud-u insanı bel’ eder (yutar).”

Enenin insanı yutması, balığın Yunus’u yutmasına ve bebeğin doğum öncesi körlüğüne denk geliyor. Bu durumdaki kişi kat kat karanlıkta olduğu halde kendini zulümatta bilmiyor, cehaletin dibine vurduğu halde kendini gayet bilgili zannediyor:

“İşte, ene, şu hâinâne vaziyetinde iken, cehl-i mutlaktadır. Binler fünunu bilse de, cehl-i mürekkeple bir echeldir.”

Hatta binler fünunu bilmesi onun cehaletini daha da artırır da denebilir. Zira okula gitmemiş kimse en azından cahil olduğunun farkında. Diğeri ise cahil bildiklerinden daha aşağı konumda olabileceğini aklına dahi getirmiyor.

Birinci Lem’ada Yunus bahsi sebeplerin tesirinin olmadığına bağlanmış:

“O vaziyette esbab bilkülliye sukut etti.”

Ene bahsi de esbab ile ilgili:

“Sonra, kıyas-ı binnefis suretiyle, herkesi, hattâ herşeyi kendine kıyas edip, Cenâb-ı Hakkın mülkünü onlara ve esbaba taksim eder, gayet azîm bir şirke düşer, اِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظِيمٌ meâlini gösterir. Evet, nasıl mîrî malından kırk parayı çalan bir adam, bütün hazır arkadaşlarını birer dirhem almasını kabul ile hazmedebilir. Öyle de, ‘Kendime mâlikim’ diyen adam, ‘Herşey kendine mâliktir’ demeye ve itikad etmeye mecburdur.”

Ene yani balık tarafından yutulan kimse devletin yani Yaratıcının malından azıcık bir miktar (kendisini) çalmış olsa da, hazır tüm arkadaşlarının yani etrafindaki tüm eşyanın kendilerini çalmasına da göz yummak zorunda. Tabii bu durumda ortada devlet malı kalmıyor ve gizli bir deizmin veya agnostisizmin önü açılıyor. Bu da insanı nihayetsiz bir abesiyetin ve zulümatın içine sokuyor. [1]

Yunus (asm) denizdeki bir balığın midesine sokulmasını gerektiren ne yapmıştı? Onun en esaslı problemi sebeplere tesir vermesiydi de, onların tesirinin olmadığını görmesi mi gerekiyordu? 21:87 onun öfke ile görev yerini terk ettiğini söylüyor. Demek ki bir sebepten ötürü sabredememiş ve öfkelenmiş. Kendisini öfkelendiren ve balık tarafından yutulmak kadar büyük bir dersi gerektiren şey mutlaka büyük bir mesele olan risaletle ilgili olmalı. Görev yerini bilerek veya bilmeyerek terk etmesi, verilen görevi, hikmetini ve gereğini ilk etapta tam anlamamış olduğuna işaret ediyor.

Benzer örnekler diğer rasullerin kıssalarında da var. Aklıma Musa’nın (asm) “insanları yoldan çıkarsınlar diye mi Firavun’a ve onun emirbaşlarına mallar ve zinetler verdin?” (10:88) şeklindeki itirazvari sorusu ve Nuh’un (asm) “Ey Rabbim! Yeryüzü üstünde kâfirlerden hiç kimseyi bırakma!” (71:26) duası geliyor. Gayet iyi biliyoruz ki, insanın eğitimi için şer, fitne ve fesat gerekli. Fitne ve fesada karşı mücadele etmek ile bunların varlığını kabul edememek ve Rabbden yeryüzündeki fitne ve fesada son vermesini talep etmek farklı şeyler.

Şer insanın eğitimi için o kadar olmazsa olmaz bir mahiyette ki, her rasul için düşmanlar özel olarak hazırlanmış:

وَكَذٰلِكَ جَعَلْنَا لِكُلِّ نَبِيٍّ عَدُوًّا شَيَاط۪ينَ الْاِنْسِ وَالْجِنِّ

“Böylece biz, her peygambere düşmanlık edecek insan ve cin şeytanlar var ettik.” 6:112

Tabii görevine yeni başlamış bir rasulun veya eğitimine yeni başlamış bizlerin kolayca hazmedivereceği bir mesele değil bu. Herkesin anlayışının ve sabrının bir limiti var. Anlayışımız ve sabrımız bir yerden sonra tükeniyor ve tükenmeli ki, bir üst seviyedeki anlayışın ve sabrın ihtiyacını hissetmememiz, onları talep etmemiz ve edinmemiz mümkün olsun.

Yunus’un da (asm) bir vesileyle sabrı tükenmiş ve öfkelenmiş. Akabinde de ona nefsinin kendisini yuttuğu hakkal yakin gösterilmiş. Yunus etrafındaki (hazır) anlayışsız ve düşman arkadaşlarına öfkelenedursun, onların devlet malından çalmalarına izin verdiğinin farkında değil. Rabbi de ona cehaletini ve afakta gördüğü eksikliğin aslında kemalatın ta kendisi olduğunu balığın karnında göstermiş. İçinde bulunduğu katmerli karanlığı farkeden Yunus “şüphesiz zulmeden ve karanlıkta olan başkası değil, benim” demek zorunda kalmış.

Yunus (asm) kendi cehaletini ve karanlığını farkederek balığın karnından çıktığı gibi, Yunus’un kavmi de kendi hatalarını görüp kabul ederek dünyevi hayatın zilletinden kurtulmuşlar. Öğretmenin aldığı esaslı dersin öğrencilere elbette bir faydası dokunmuş olmalı ki, Kur’an bu kavmi diğerlerinden ayırıp medhetmiş.

Ene bahsinin esbabın tesiri ve Yunus kıssası ile direk alakalı olduğunu gösteren bir başka cümle:

“Hem o sırr-ı Kur'ân'la, o terbiye-i Furkaniye ile, nefsimiz bize binmeyecek, merkûbumuz olup, bizi ona bindirip, hayat-ı ebediyemizin kazanmasına kuvvetli bir vasıtamız olsun.”

Enemiz tarafından yutulmadan, nefsimizi (balığımızı) bineğimiz kılmayı öğrenemiyoruz. Devlet malından çalmadan, çalmamamız gerektiğini ve zaten çalamayacağımızı ve çaldıramayacağımızı anlayamıyoruz. Nefsimize bindiğimizde ve hazır arkadaşlarımız çalmayı bıraktığında, hazır zaman Hızır’a (asm)...

…ve arz da Hût (balık) namındaki meleğin sema denizinde gezdirdiği bir gemiye dönüşüyor:

Evet, küre-i arz, bahr-i muhit-i havaîde bir sefine-i Rabbâniye ve—nass-ı hadisle—âhiretin bir mezraası, yani, fidanlık tarlası olduğundan, o câmid ve şuursuz büyük gemiyi o denizde emr-i İlâhî ile, intizamla, hikmetle yüzdüren, kaptanlık eden melâikeye "Hût" namı ve o tarlaya izn-i İlâhî ile nezaret eden melâikeye "Sevr" ismi ne kadar yakıştığı zâhirdir. 14. Lem’a

Velhasıl, Yunus (asm) nefsi tarafından yutularak balığın karnına girdiği gibi, İsa (asm) da nefsine binerek ve her bir hazır arkadaşını ona müekkel meleğe bindirerek suda yürümüş olmalı.


  1. [1] “Çünkü duyguları, efkârları kâinatın envâr-ı marifetini getirdiği vakit, nefsinde onu tasdik edecek, ışıklandıracak ve idame edecek bir madde bulmadığı için, sönerler. Gelen herşey nefsindeki renklerle boyalanır. Mahz-ı hikmet gelse, nefsinde abesiyet-i mutlaka suretini alır. Çünkü, şu haldeki enenin rengi, şirk ve ta'tildir, Allah'ı inkârdır. Bütün kâinat parlak âyetlerle dolsa, o enedeki karanlıklı bir nokta, onları nazarda söndürür, göstermez.”